Elif Çağlı

Marksizmin Işığında

Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması





Yalnız Kalan Devrimin Kaderi

Elif Çağlı

Ağustos 1991

1917 Ekim Devrimiyle İşçi Sovyetleri Devletinin Doğuşu

Proletarya diktatörlüğü, sovyetler, konseyler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın doğrudan egemenliğine dayanır. Fakat proletaryanın egemenliği elinde tutabilmesi ve onun gereklerini yerine getirebilmesi kendiliğinden gerçekleşecek bir süreç değildir. Bu bakımdan proletarya diktatörlüğü döneminde de, proletaryanın, yol gösterici bir siyasal güce, sınıfın organik bir parçası olan ve parti olarak örgütlenmiş öncü gücüne gereksinimi devam eder. Ancak sovyet egemenliği, partinin egemenliğine indirgenemez. Sovyet egemenliğini tek parti diktatörlüğü olarak kavramak, sovyetlerin tarihsel işlevini ve gerekliliğini hiç kavramamış olmak anlamına gelmektedir.

Lenin gerek Ekim Devrimi öncesinde gerekse sonrasında, sovyetlerin proleter devrimindeki tarihsel rolü konusunda Bolşevikleri eğitmeye çalıştı. Bilindiği gibi, sovyetler biçiminde örgütlenmenin öneminin Bolşevikler tarafından yeterince kavranamamasından doğan sorunlar, 1905 devrimi döneminde pek çok tartışmaya neden olmuştu. Bir süre sonra, sovyetlerin devrimci bir iktidarın embriyonu olduğunu kavrayan Lenin, emekçi kitlelerin devrimci uyanışının ürünü olarak doğan bu özyönetim organlarına karşı Bolşeviklerin sergilediği kuşkucu yaklaşımları eleştirmişti. Lenin’in ne denli haklı olduğu 12 yıl sonra anlaşılacaktı.

1917 Ekim Devrimi ile Rusya’nın sömürücü egemen güçleri iktidardan alaşağı edildi. Rusya gibi geri bir ülkede gerçekleşen proleter devrim, taşıdığı tüm eksikliklerine karşın sovyetlerde örgütlü işçi-yoksul köylü yığınlarına dayanan devrimci bir işçi iktidarının doğumunu müjdeledi.

Henüz köylülüğün ağır bastığı 1917’ler Rusya’sı tarihsel, ekonomik ve kültürel bakımlardan geçmişle geleceğin muazzam bir çatışma içinde olduğu bir çelişkiler yumağıydı. Genelde gerici ve tutucu ögelerin varlığı çok büyük ölçüde kendisini hissettirirken, öte yandan modern işletmelerde biraraya gelen işçi kitleleri dev bir uyanışın ve kültürel değişimin sancılarını çekmekteydiler. Uzun yıllar boyunca baskılar altında ezilmiş ve eğitimsiz bırakılmış bu kitlelerin bağrından kopup gelen bir öğrenme arzusu devrimci iktidarın ilk dönemine damgasını basıyordu. O günlere tanıklık eden John Reed, ilk altı ay boyunca, Smolni Enstitüsünden kamyonlar dolusu kitap ve yayının dışarıya taşındığına, ülkenin kitaba doyduğuna dikkat çeker:

Dağıtılan bu şeyler masal, yalan yanlış tarih, halk için din, ya da insanları dejenere eden ucuz cinsten romanlar değildi. Bunlar sosyal, ekonomik kuramlar üzerine, felsefe üzerine yazılmış kitaplardı. Tolstoy’un, Gogol’ün ve Gorki’nin eserleriydi…

Tiyatrolarda, sirklerde, okullarda, kulüplerde, sovyet toplantı salonlarında, sendika binalarında, garnizonlarda, … cephelerdeki siperlerde, köy meydan­larında, fabrikalarda mitingler … Putilovski Zavod’un (Putilov fabrikası) kırk bin işçisinin, Sosyal-demokratları, Sosyalist devrimcileri, Anarşistleri, söylesin de ne olursa olsun söylesin diye dinlemeye koştuklarını görmek korkunç bir şeydi! Petrograd’da olsun, bütün Rusya’da olsun, her sokak başı aylarca birer halk kürsüsü oldu. Trenlerde, tramvaylarda her zaman kendiliğinden bir tartışma ortaya çıkıveriyordu …[1]

Ocak 1918 başında Lenin tarafından kaleme alınan ve Sovyet tarihinin ilk temel anayasal bildirgesi mahiyetinde olan Emekçi ve Sömürülen Halkların Hakları Bildirgesi, Rusya’nın, işçi, asker ve köylü temsilcileri Sovyetleri Cumhuriyeti olduğunu ve tüm merkezi ve yerel iktidarın bu Sovyetlere ait bu­lunduğunu ilân ediyordu. Diğer yandan, daha önce gündemde olması nedeniyle Kasım ayında Kurucu Meclis seçimleri yapılmıştı, fakat iktidarın artık Sovyetlerde olduğu koşullarda Kurucu Meclis daha baştan ölü doğmuş gibiydi; dağıtılmasına karar verildi ve böylece 5 (18) Ocak 1918’de toplanan meclisin ömrü bir günlük oldu. O günlerde burjuva kamp ve gericilik öylesine felç olmuş vaziyetteydi ki, Kurucu Meclisin dağıtılması kararı hiçbir zorlukla karşılaşılma­dan yerine getirilmişti. Ama gericilik kendini toparlar toparlamaz, Kurucu Meclis sloganı altında biraraya gelmeye başlayacaktı. Böylece iç savaş yılları boyunca, toprak sahipleri ve kapitalistler, yasallığını emekçi kitlelerin katılımı ve desteğinden alan Sovyetlerin egemenliğine karşı kendi kanlı ve gerici diktatörlük emellerini, sözümona yasal gibi görünen “Kurucu Meclis” paravanının ardına gizleyeceklerdi.

Devrimi takiben ekonomik yaşamın düzenlenmesi bağlamında atılmaya ça­lışılan adımlar arasında sanayide devletleştirmeler, tarımda ise büyük çiftliklerin örgütlenmesi gündeme getirildi. Emekçi ve Sömürülen Halkın Hakları Bildirgesi, Ekim Devrimini takiben gerçekleştirilen devletleştirmelerin dayanağını oluşturdu. Çünkü bildirge, tüm fabrikaların, madenlerin ve ulaştırmanın devlet mülkiyetine geçirilmesi ilkesini ilân ediyordu. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi, kuşkusuz ki ilerleyen süreç içinde alınacak somut kararlara bağlı olarak gerçekleşecekti. Unutulmaması gereken kural ise, ekonomik bir çöküntüye yol açılmaması için, devletleştirmelerin, işçi devletinin kontrol edebileceği düzeyde ve bir plan dahilinde yürütülmesiydi. İlk dönemlerde pek çok işletme, yerel sovyetlerin, bölge sovyetlerinin kararlarına dayanılarak bizzat işçiler tarafından devletleştirildi. Merkezi karar gereğince, bir sektörün topluca devletleştirilme­sine de tanık olundu. Örneğin, önce tek bir birim halinde örgütlenen ve Ocak 1918’de devletleştirilen ticaret filosu; 1918 Mayısında şeker sanayiinin devletleştirilmesi; Haziran 1918’de petrol sanayiinin devletleş­tirilmesi vb. gibi.

Kırsal kesimde büyük ölçekli kolektif üretimin düzenlenmesi doğrultusunda yol alınabilmesi için, “kolhoz”lar (kolektif çiftlik; ortaklaşa çalışma ve yaşama prensibine dayanan tarım komünü) ve “sovhoz”lar (Sovyet iktidarının kontrolü altında işçi çalıştırılan sovyet çiftlikleri) kuruldu.

RKP(B)’nin 6-8 Mart 1918’de toplanan 7. Olağanüstü Kongresine sunduğu Merkez Komite politik raporunda Lenin, devrimin başarısında sovyetlerin ikame edilemez nitelikte olan rolünü gözler önüne sermekteydi:

Eğer, Rus devriminde, 1905 yılının büyük deneyiminden geçmiş durumdaki halkın yaratıcı gücü ta 1917 Şubatında sovyetleri var etmiş olmasaydı, onlar, Ekimdeki iktidarı hiçbir şekilde alamazlardı, çünkü başarı milyonları kucaklayan bir hareketin önceden-hazır örgütlenme biçimlerinin varlığına bağlıydı yalnızca.

... politik alanda geleceğin o sahip olduğumuz parlak başarılarını, o süre giden zafer yürüyüşünü bize sağlamasının nedeni budur; çünkü yeni politik iktidar biçimi önceden hazırdı ve bize yalnızca birkaç kararname yayınlamak ve Sovyetler iktidarını devrimin ilk aylarındaki embriyon halinden, Rus devleti içersinde yasaca tanınmış biçime –yani Rusya Sovyet Cumhuriyeti haline– dönüştürmek kalıyordu. Cumhuriyet bir vuruşta doğdu çünkü 1917 Şubatında yığınlar, herhangi bir parti daha bu belgiyi atmayı bile başaramadan sovyetleri yaratmışlardı.[2]

Sosyalist devrimin ilk adımında başarmak zorunda olduğu tarihsel eylemi gerçekleştiren, eski devlet mekanizmasını kırıp, yerine bürokrasisiz yeni tipten bir devlet aygıtı geçirmeye koyulan Rus proletaryasının başarısını ise Lenin 1918’de şu sözlerle dile getiriyordu:

Rusya’da bürokratik mekanizma tamamen yıkılmış, yerle bir edilmiştir. Eski yargıçların hepsi uzaklaştırılmış, burjuva parlamento dağıtılmış, işçi ve köylülere daha kolay temsil etme hakkı verilmiştir. Onların Sovyetleri, bürokratların yerini almış ve yargıç seçme hakkı Sovyetlere verilmiştir.[3]

Lenin’in 30 Ekim 1919 tarihli Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi ve Politika başlıklı makalesinde, Ekim Devriminin attığı ilk adımlar sıralan­maktaydı:

Genel olarak hemen başarılabilecek her şeyi, bir devrimci darbede, hemen başardık; örneğin, proletarya diktatörlüğünün ilk gününde, 26 Ekim (8 Kasım) 1917’de toprağın özel mülkiyeti büyük toprak sahiplerine tazminat ödenmeksizin kaldırıldı; büyük toprak sahipleri mülksüzleştirildi. Birkaç ay­lık bir zaman içinde, hemen hemen bütün büyük kapitalistler, fabrika, anonim şirket, banka, demiryolu vb. sahipleri de tazminat ödenmeksizin mülksüzleştirildi. Sanayide büyük üretimin devletçe örgütlenmesi ve fabrikaların ve demiryollarının “işçilerce denetimi”nden, “işçilerce yönetimi”ne geçiş bu da, genellikle daha şimdiden başarılmıştır; ama, tarımla ilgili olarak daha yeni başlamaktadır (“devlet çiftlikleri”, yani devlet malı topraklar üzerinde işçiler tarafından örgütlenen büyük çiftlikler). Gene bunun gibi, küçük meta tarımından komünist tarıma bir geçiş olarak, küçük çiftçilerinin kooperatif topluluklarının çeşitli biçimlerde örgütlenmesine de daha yeni başladık. Özel ticaret yerine ürünlerin devletçe örgütlenmiş dağıtımı, yani tahılın devletçe sağlanarak kentlere ve sanayi ürünlerinin kırlara gönderilmesi için de aynı şey söylenmelidir.[4]

Her ne kadar Lenin, sanayide işçi denetiminden işçi yönetimine geçildiğini belirtiyorsa da, gerçekte bunun başarılması yine son tahlilde üretici güçlerin gelişmesine, yani büyük sanayi yatırımlarının ve işçi sınıfının düzeyinin yükseltilmesine bağlıydı. O nedenle de Lenin’in vurguladığı türden bir gelişim aslında tam manasıyla yaşama geçirilemedi. Bir başka deyişle, gerçek durum, ulaşılması arzulanan hedeflerin, ilân edilen kararnamelerin gerisinde kaldı. Bu konuda oldukça gitgelli bir süreç yaşandı. Örneğin, devrimi takiben fabrika komitelerine denetim yetkisi verildi; fakat fiiliyatta bu komiteler salt kendi işyerleriyle sınırlı bir bakış açısıyla yönetimi üstlenmeye başladılar ve bu da Sovyet iktidarını, ekonomiyi bütünsel değerlendirme olanağından yoksun bıraktı. Sanayide dağınıklığa ve karışıklığa yol açan bu durumun önlenebilmesi amacıyla Yüksek Ekonomi Konseyi kuruldu ve sanayide daha bütünsel bir işçi denetiminin, sendikalara daha fazla yetki verilerek çözülmesi yoluna gidildi. Fabrika komiteleri alt birimler olarak sendikalara bağlandı ve ekonominin yönetimi ise daha merkezileştirilerek Yüksek Ekonomi Konseyine verildi.

Çözmek zorunda olduğu sorunlar açısından muazzam tarihsel görevleri sırt­lanmış olan Ekim sosyalist devrimini, devrimin ilk günlerindeki kararnamelerle yoluna koyulabilen bir eylem düzeyine indirgeme tehlikesinden korunabilmek için, burada önemli bir noktayı hatırlamak gerekiyor: Ekim Devrimiyle kurulan proletarya diktatörlüğü, Marksizmin kurucularının yıllar önce işaret ettikleri, o ilk büyük görevi yerine getirmekte, büyük ölçekli üretim araçlarını işçi devletinin mülkiyetine geçirme yolunda ilerlemekteydi. Fakat Rusya gibi geri bir ülkede sorun, salt mülkiyetteki hukuksal değişikliklerle çözümlenemezdi. Yoksulluğu ortadan kaldırabilmek, ekonomik ve kültürel geriliğe son verebilmek için devlet mülkiyetindeki büyük üretim araçları temelinden hareketle, hızlı bir sanayileşme hamlesinin gerçekleştirilmesi zorunluydu. Bu ise, devrimci bir iktidarın salt devrimci enerjiyi açığa çıkartarak çözümleyemeyeceği kadar zor ve başarılması için ileri ülkeler üretici güçlerinin eşliğini, yani dünya devriminin ilerleyişini gerektiren devasa bir tarihsel sorundu. Bu nedenle Lenin, her ne kadar devrimin ilk günlerinde, devrimci siyasal iktidarı güçlendirebilmek amacıyla siyasi iradeye aşırı bir yük bindirmişse de, ilerleyen süreçte, nesnel zorluklardan kaçıp kurtulmanın imkânsızlığına dikkat çekmeye koyulmuştur.

Öte yandan, köylülüğün ağır bastığı Rusya gibi bir ülkede proletaryanın öncülüğünde gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi, çözmek zorunda kaldığı görevlerin kapsamı bakımından kırsal kesim için henüz bir burjuva devrimi niteliğindeydi. Nitekim bu gerçek Lenin’in satırlarında dile getirilmekteydi:

Bizim için zafer çok kolay oldu, çünkü Ekim 1917’de biz, köylülük ile, tüm köylülük ile birlikte hareket ettik. Bu anlamda, devrimimiz o zaman burjuva devrimi idi. Bizim proleter hükümetimizin ilk adımı, 26 Ekim (eski takvim) 1917 günü yayımlanan yasada, daha devrimin ertesi günü, tüm köylülüğün, Kerenski hükümeti döneminde köylü sovyet ve meclisleri tarafından formüle edilmiş bulunan eski istemlerini kabul etmek oldu. Bizim gücümüzü oluşturan şey buydu ve biz ezici bir çoğunluğu bu nedenle öylesine kolay bir biçimde kazandık. Kırlar için devrimimiz hâlâ burjuva devrim olmakta devam ediyordu; biz, ancak daha sonra, altı ay geçtikten sonra, devlet örgütü çerçevesinde, kırlarda sınıflar savaşımına girişme, her köyde yoksul köylüler, yarı-proleterler komiteleri kurma ve kırsal burjuvaziye karşı sistemli bir savaşım verme zorunda kaldık. Bizde, Rusya’nın geri niteliği nedeniyle, kaçınılmazdı bu. Batı Avrupa’da, bu işler başka türlü olup bitecektir…[5]

İnanılmaz zorluklarla dolu bir dönem daha yeni başlıyordu. Lenin’in Ocak 1918’deki Üçüncü Sovyetler Kongresinde söylediği gibi, yeni bir toplumun inşası pek çok güçlük, özveri ve hata içerecekti; bu, yeni, tarihte eşi görülmemiş olan bir şeydi ve kitaplardan öğrenilemezdi. Bu, şimdiye kadar tarihte görülmüş olan en büyük ve en güç geçişti.

İktidarın sovyetler tarafından ele geçirilmesini izleyen dönemde karşılaşılan sorunların en başında, Sovyetler Rusya’sının içinde bulunduğu güç durum nedeniyle, emperyalist güçlerin dayatmasıyla imzalanan Brest-Litovsk barış anlaşması yer aldı. Ekim Devrimini takiben, Alman ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu temsilcileriyle 9 (22) Aralıkta Brest-Litovsk’ta başlatılan barış görüşmeleri, Rusya’nın içinde bulunduğu güç koşullar, savaşacak bir ordusunun bulunmaması gibi nedenlerle eşitsiz koşullar altında gerçekleşti. Bu sorun, Bolşevik Partisi içinde tartışmalara, farklı çözüm önerileri temelinde saflaşmalara neden oldu. Örneğin, o dönemde parti içinde bu sorun etrafında oluşan ve Sol Komünistler olarak adlandırılan muhalefetin temsilcisi Buharin derhal devrimci bir savaşa girişilmesi taktiğini savunurken, Troçki zaman kazanmanın gerekli olduğu düşüncesiyle “ne savaş, ne barış” taktiğini uygun buluyordu. Lenin ise, somut koşulların, kendi istemlerinden bağımsız olarak zaten “derhal barış” taktiğini dayatmış olduğunu düşünüyordu. Ve bu nedenle de vakit kaybetmeksizin barış anlaşmasının imzalanması gerektiği yolunda diğerlerini ikna etmeye çalışıyordu. Bu arada, Lenin’i destekleyen fakat sorunu sağlıklı bir enternasyonalizm anlayışı temelinde ele almayan Zinovyev ve Stalin’in, barış yapılması fikrini, “Batı’daki hareketi zayıflatsa bile yine de ba­rış” anlamına gelecek tarzda savunmaları Lenin’i öfkelendirmişti. Çünkü Lenin barış taktiğini uluslararası devrimin çıkarları temelinde savunuyordu. 11 (24) Ocak 1918 tarihli Merkez Komitesi oturumunun tutanağına geçtiği üzere, barış yapılmasının işçi hareketini zayıflatacağı görüşünde Zinovyev’le hemfikir değildi. Tepkisini şu sözlerle dile getirecekti Lenin:

Alman hareketinin, barış görüşmelerinin kesilmesi halinde derhal gelişebileceğine inanırsak, o taktirde kendimizi feda etmemiz gerekir, çünkü Alman devrimi bizimkinden çok daha büyük bir güce sahip olacaktır.[6]

Başlangıçta yalnız kalan ve yoğun eleştiriler alan Lenin, 18 Şubat günü Alman askeri harekâtının yeniden başlaması ve hiçbir direnişle karşılaşmaksızın Ukrayna’ya doğru ilerlemesi üzerine Merkez Komitesindeki oylamada çoğunluğu sağlayabildi. Fakat bu arada zaman yitirilmiş ve Almanlar elde ettikleri üstünlük nedeniyle daha da ağır bir barış önerisi dayatmışlardı. Partide yaşanan kriz yine kızıştı. Lenin, başını Buharin’in çektiği yaklaşımın, yani Rusya’daki Sovyet iktidarını feda ederek Alman devrimine yardımcı olma doğrultusundaki sloganların, devrimci duygulardan kaynaklanıyor olsa bile mevcut nesnel koşulları hesaba katmadığı için ne yazık ki içi boş sözlere, devrimci retoriğe dönüştüğünü belirtti. 23 Şubat günü Merkez Komitesi Almanların barış koşullarını tartışmaya başladı. Buna göre Rusya, Baltık topraklarının tümünü ve Beyaz Rusya’nın bir bölümünü kaybedecek; ordusunu derhal terhis edecek; Finlandiya ve Ukrayna’dan çekilecek; Kars, Ardahan, Batum’u Türkiye’ye bırakacaktı. Troçki, parti bölünmüşken devrimci bir savaş yürütülemeyeceğini, Lenin’in argümanları kendisini tam ikna etmiş olmasa da mevcut koşullar nedeniyle artık bir uzlaşmayı tercih ettiğini açıkladı.[7] Sonuçta Lenin’in önerisi kabul edildi ve 3 Martta anlaşma imzalandı. Rus delegasyonu anlaşmayı imzalamadan önce somut koşulları bir bildiriyle kamuoyuna ilân etmekteydi:

Mevcut koşullar altında Rusya bir tercihte bulunma özgürlüğüne sahip değildir… Alman proletaryası, henüz (Alman emperyalizminden gelen) saldırıyı durduracak kadar güçlü değildir. Emperyalizmin ve militarizmin uluslararası proleter devrim karşısında kazandığı zaferin kısa ömürlü ve geçici olduğundan kuşku duymuyoruz. Bu aşamada, Alman emperyalizminin silahlı saldırısına karşı direnecek durumda olmayan … Sovyet hükümeti, devrimci Rusya’yı kurtarabilmek için barış koşullarını kabul etmeye zorlanmaktadır.[8]

Brest-Litovsk sorunu, Sovyetler içinde de sert tartışmalara neden olmuş ve anlaşma metni 15 Mart 1918 tarihinde toplanan Dördüncü Sovyetler Kongresinde onaylanabilmişti. Bu durum anayasa hazırlıklarını geciktirmiş ve ancak 1 Nisan 1918’de, anayasayı hazırlayacak bir komisyonun oluşturulmasına karar verilmişti. Anayasa taslağı üç ay içinde hazırlandı; parti merkez komitesine ve Beşinci Tüm Rusya Sovyetler Kongresine sunulmak üzere 3 Temmuz 1918’de yayınlandı.[9] Anayasanın belirttiği sovyet yapısının, zaten fiilen oluşmuş sovyetler biçimindeki örgütlenmeye dayandığı vurgulanmaktaydı. Kırda köy topluluğunu, kentte ise fabrikadaki tüm işçileri kapsayan yerel sovyetlerin, sovyet iktidarının kaynağı olduğu kabul ediliyordu. Bu en küçük sovyetlerin, doğrudan demokrasinin örneğini oluşturması hedeflenmekteydi.

Daha büyük sovyetler ise, vatandaşların ya da işçilerin kendilerini temsil etmeleri için seçtikleri delegelerden oluşuyorlardı. Sovyet iktidarının ilk dönemlerinde, yerel sovyetlerden ayırt edebilmek amacıyla bunları delegeler Sovyeti diye adlandırdılar. Anayasaya göre “en yüce otorite”, Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi idi. Kongreye, şehirlerde her 25.000 seçmen bir delege, kırsal bölgelerde ise her 125.000 seçmen bir delege gönderiyordu.[10] Kongre, kendisinin toplanmadığı zamanlar kongre adına hareket edecek olan 200 kişilik Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesini seçiyordu. Yürütme Komitesi ise, RSFSC’nin işlerinin genel yönetimini sağlamakla yükümlü olan, bu amaçla kararnameler yayınlayan, günlük emirler ve direktifler veren, Halk Komiserleri Konseyini seçmekteydi. Anayasa gereğince oy hakkı sadece “hayatını üretken ya da sosyal bakımdan yararlı bir emek harcayarak kazananlara” ve askerlere, sakatlara tanınmaktaydı. Ücretli işçi kullananlar, rantiyeler, kendi başına ticaret yapanlar, keşişler, papazlar, bürokratlar ve eski polis ajanları bu haktan yoksun bırakılmıştı. Böylece, Paris Komünü’nün ilkelerinden olan genel oy hakkı Marx’ın ele aldığı içeriğe uygun olarak, komünlerde (ya da sovyetlerde) örgütlü emekçi kitleleri kapsayacak tarzda düzenlenmekteydi.

İlk Sovyet Anayasası, o dönemde Bolşeviklerin doğru kavrayışını göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Örneğin, anayasanın düzenlenişinde gerek işçi devletinin geçiciliği hususu, gerekse de ilerde varılması hedeflenen komünizmin alt aşaması olan sosyalizmin sınıfsız ve devletsiz bir toplumsal durum olduğu belirtilmekteydi. RSFSC’yi, Dünya Sosyalist Cumhuriyetler Federasyonunun yalnızca ilk unsuru olarak kabul eden bu anayasa, aslında işçi demokrasisinin ruhuna uygun genel bir yaklaşımın ürünü oldu. Fakat ne yazık ki somut koşullar, bu demokrasiyi desteklemek bir yana tam da köstekleyecek tarzda gelişmeye başladı. Örneğin, iç savaş döneminin olağanüstü koşulları nedeniyle, hükümete sovyetlerin üstünde yetki verildi. Bunun için Anayasadaki olağanüstü maddeye başvuruldu; yerel sovyetler gücünü yitirdi vb.

Nisan 1918’de Japonların Vladivostok’a çıkartma yapmalarıyla başlayan bir dış müdahale, içerde yeni rejimin düşmanlarını umutlandırmış ve toparlanma­larına vesile olmuştu. Öte yandan, koalisyon hükümetinin ikinci ortağı olan Sol Sosyal Devrimciler, gerek ekonomik gerekse siyasal anlamda zorlaşan koşullar nedeniyle Bolşeviklerin sertleşen uygulamaları karşısında hükümeti terk etmeye hazırlanmaktaydılar. Kısacası, Lenin’in Brest-Litovsk anlaşmasının ardından “artık bir iç savaşın sonuna gelindiğini” ummasına, Sovyet rejiminin bir soluklanma fırsatı elde etmesini arzulamasına karşın, ne yazık ki sonuçları itibarıyla işçi iktidarını perişan duruma sürükleyecek şiddetli bir iç savaş patlak veriyordu. Sol Sosyal Devrimciler Brest-Litovsk anlaşmasının imzalanmasını protesto etmek üzere 19 Mart 1918’de hükümetten çekildiler. İlerleyen günler içinde karışıklık artmaya ve suikastlar birbirini izlemeye başladı. Alman elçisi Mirbach’ın iki Sol Sosyal Devrimci tarafından 6 Temmuz 1918’de öldürülmesi olayların tırmanmasında bir dönüm noktası oldu. Bu arada Petrograd’da Bolşevik Volodarski ve Uritski öldürüldü; Moskova’da Lenin’e suikast düzenlendi ve ağır yaralandı. Bu atmosfer siyasal yaşamda Çeka’nın ağırlığının artmasına neden oldu.[11]

Ekim Devrimini takip eden günlerde, henüz yaşama gözlerini açan proletarya iktidarının başarılarından söz eden Lenin, birkaç yıl sonra eksikliklere, hatalara (örneğin, kontrol edebildiklerinden daha fazla üretim aracının devletleştirilmesi gibi) dikkat çekmeye başladı. Kaynakları yeterli verimlilikte kullanamadıklarını, henüz üstesinden gelmeyi başaramadıkları ekonomik ve kültürel gerilikten kurtulabilmek için çok uzun yıllara gereksinim olduğunu ısrarla gündeme getirdi. Öte yandan, Ekim Devriminin hemen sonrasında, eski bürokratik mekanizmanın tamamen yıkıldığından, yerle bir edildiğinden söz eden Lenin’in, çok kısa bir süre sonra işçi sovyetleri devletinin bürokratlaşması tehlikesine dikkatleri çektiği de bilinir. Şurası bir gerçek ki, işçi sovyetleri iktidarı, içinde doğduğu nesnel koşulların bir ürünü olarak, üstesinden kolay kolay gelemeyeceği zayıflıklarla dünyaya gözlerini açmıştı. Dolayısıyla, Ekim Devrimi deneyiminden ders çıkarabilmek için, Sovyet işçi devletine ilişkin övgü dolu sözlerden çok, kısa bir süre sonra onu içten yemeye, çürütmeye koyulan nedenlere dikkat çeken çözümlemelere ihtiyaç vardır.

1918-1921: Sovyetik İşçi İktidarının Yaşam Savaşı

Savaş Komünizmi

Ekim Devrimini takiben devrimci proletarya, iktidarını gerek dıştan emperyalizmin, gerekse içten burjuvazi-toprak ağalarının saldırılarına karşı korumak amacıyla çetin bir savaş dönemi yaşadı. Sovyetlerde örgütlü işçi ve yoksul köylü yığınları, devrimin silahlı gücü olan Kızıl Ordu saflarında, 1918-1921 yılları arasında iç savaşla sürdürülen keskin politik mücadeleye aktif katıldılar.14 Mart 1918’de Troçki Savaş Komiserliğine getirildi ve Yüksek Savaş Konseyi Başkanı oldu.[12] İlk dönemde Kızıl Muhafızlar gönüllülerden oluşturuldu. 1918 Nisanına dek yüz bin kişi gönüllü olarak Kızıl Ordu saflarına katıldı. Fakat bir süre sonra, iç savaşın şiddetlenmesi nedeniyle Kızıl Ordunun mevcudunu arttırmak zorunlu hale geldi. Böylece zorunlu askerliğe geri dönüldü ve ordunun mevcudu 1919 yılının genel seferberliği sırasında beş milyona kadar çıkartıldı. Ancak, köylü kökenli askerlerin büyük sayılar halinde askerden kaçmalarına karşı getirilen sert cezalar, zorunlu disiplin önlemleri, eski Çarlık subaylarının uzman olarak Kızıl Orduya alınması vb. derken, ne yazık ki, devrimi takiben “ordunun demokratikleştirilmesi” bağlamında hedeflenen dönü­şüm­ler arzulandığı şekilde yaşama geçirilemedi.[13] Fakat, o dönemdeki gelişme­leri aktaran askeri tarihçilerin de işaret ettiği gibi, ağırlıklı olarak komünist işçilerden oluşan birlikler, devrimi savunmak amacıyla ölümüne savaştılar ve moral açıdan örnek oluşturdular. Tarihi kaynaklar, iç savaşta ölen komünistlerin sayısının iki yüz bin civarında olduğunu belirtmektedir.

İç savaş süresince Sovyet devleti, savaş komünizmi olarak adlandırılan ekonomik önlemlere başvurdu. İç savaş döneminin yarattığı açlık, kıtlık, üretim ve dağıtımdaki karmaşa ve sabotajlar yüzünden, Kızıl Ordunun ve sanayi kentlerinin tüketim ihtiyaçlarını karşılayabilmek en temel problemdi. Bu nedenle ekonominin düzenlenmesi bu dönem boyunca, üretici güçleri arttırmaya yönelik bir planlamaya değil, zorunlu tüketim ihtiyacının, ürünlere devlet tarafından el konulmasıyla karşılanmasına dayandı. Troçki’nin deyişiyle, savaş komünizmi, özünde kuşatma altındaki bir kalede tüketimin sistematik olarak düzenlenmesiydi.[14] Bu dönem boyunca ücretler ayni olarak ödendi; yiyecek karneye bağlandı ve silahlı işçi birlikleri şehirlere gerekli besin maddelerini, tarım ürününe zorla el koyarak sağlamaya çalıştılar.

İçinde bulunulan koşullar, sanayi kesiminde daha önce düşünülmeyen ölçekte devletleştirmeleri gündeme getirdi. 1920 Kasım kararnamesi, makine kullanan ve beş kişiden fazla işçi istihdam eden fabrikalarla, bütünüyle kol gücüne dayansa bile on kişiden fazla işçi çalıştıran tüm imalathanelerin devletleştirme kapsamına alınmasını öngörmekteydi. Böylece, ekonomik verimlilik hesaplarına ve bir plana dayanarak değil de, savaş komünizmi döneminin dayatmalarına bağlı olarak devletleştirilen, fakat kontrol edilemediği için üretimde tam bir çöküntünün yaşandığı pek çok işletme vardı.

Kırsal kesimde “savaş komünizmi” uygulamalarının başlatılması, köylüler ara­sında örgütlü Sol Sosyal Devrimcilerin sert muhalefetine yol açtı. Örne­ğin, Temmuz 1918’de Beşinci Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi oturumunda tarım sorunu tartışılırken, Sol Sosyal Devrimcilerin lideri Spiridonova, kendisinin artık Bolşevik Partisinin bir düşmanı olduğunu ilân ediyordu. Ancak iç savaşın hızla yayılışı, kentlerin ve ordunun tahıl ihtiyacının karşılanmasını gerçekten de bir tercih sorunu olmaktan çıkartıp, bir ölüm kalım sorunu haline getirmişti. Bu nedenle, gerek kentlerin işçi müfrezeleri gerekse de Bolşeviklerin kırsal kesimde örgütlediği yoksul köylü komiteleri aracılığıyla, köylülerin ürettiği mallara el koyulmaya başlandı. Oysa hatırlanacak olursa, Lenin’in Ekim Devrimi döneminde savunduğu hedef, “küçük köylüye yardım edilmesi, orta köylüye zarar verilmemesi ve zengin köylünün önünün kesilmesi” şeklindeydi. Dolayısıyla kırsal kesimdeki “savaş komünizmi” siyaseti, Lenin’in arzuladığı ya da programatik olarak hedeflediği bir şey değil, zorunlulukların bir sonucuydu.

Öte yandan, iç savaş döneminde dış ticaret neredeyse sıfırlandı, Sovyet Rusya ekonomik bakımdan içe kapandı. Ve bu koşullar Sovyet mali sistemini de çöküntüye sürükledi. İç savaşın finansmanı muazzam bir kaynak sorunu yaratmış ve çaresizlik sonucu banknot basımı plansız bir şekilde arttırılmıştı. Sonuçta rublenin satın alma gücü alabildiğine düştü ve serbest piyasada fiyatlar, rublenin değerindeki düşüşe koşut olarak yükselirken, resmi piyasada aynı düzeyde yükselmediği için artık hiçbir şey ifade etmez oldu. İşte, savaş komünizmi döneminde bir süre paranın bir kenara atılması ve değişimde ayni ödeme sisteminin getirilmesi gibi uygulamalar, bilinçli ve olması gereken bir planlamanın değil, tam tersine çaresizliğe ayak uydurma çabasının bir sonucuydu. Ama ne yazık ki, bu türden bir açmazı, olması gereken bir uygulama şeklinde yansıtan Bolşevikler de oldu.

Parti programı, ancak ileriye yönelik olarak paranın rolüne ihtiyaç duyulmayacağı bir dönemden söz etmekteydi. Fakat bazı Sovyet yetkilileri, iç savaş nedeniyle rublenin çöküşünü, parasız bir ekonomiye geçişin işareti biçiminde yorumlayabildiler. Örneğin Buharin, “savaş komünizmi” uygulama­larını komünizm doğrultusunda atılması gereken bir adım olarak değerlendirenler arasında başta geliyordu. O, para olarak ödenen ücret yerine karnelerle ayni ödeme yapılmak zorunda kalınmasını, ücretli emeğin ortadan kaldırılması olarak ele almaktaydı.

Oysa savaş komünizmi yılları, bir bakıma açlığın kol gezdiği ve zorunlulukların dayatmaları dışında daha iyi seçenekleri seçmek gibi bir lüksün olmadığı koşullarda, Sovyet iktidarını ayakta tutabilme çırpınışının bir ifadesidir. Kuşkusuz ki böyle bir durum, Lenin de dahil pek çok Bolşeviği, daha önceki yıllarda dile getirmiş oldukları doğru değerlendirmelerden tamamen farklı noktalara savurabilmiştir. O ağır iç savaş yılları boyunca, açlığa bir çare bulabilme çabası içinde Lenin’in, Troçki’nin, örneğin iş disiplininin ve emek üretkenliğinin arttırılmasına yönelik önerileri bu türden bir içeriğe sahiptir.

Aslında daha iç savaşın patlak vermesinden önce, 1918 Nisanında üretimi arttırmak amacıyla gündeme getirilen, tartışılan ve kararlaştırılan bazı önlemler olmuştur. Örnekse, daha yüksek ücretler vererek burjuva uzmanlardan yararla­nılması; daha önce eleştirilen Taylorizm[15] sisteminin bazı yönlerinin uygula­maya konulmak istenmesi; parça başı ücret uygulamasının geri getirilmesi gibi. Buna benzer düzenlemelerin, sendikalarla bir uzlaşmaya varılıp daha tedrici bir biçimde uygulanması düşünülürken patlak veren iç savaş planları altüst etti; bunlar düşünüldüğü şekilde dengelenerek uygulanamadı ve tempo hızlandırıldı. Daha sonra, koşulların daha da kötüleşmesiyle birlikte iş yaşamına ilişkin yeni öneriler gündeme getirildi. 1920 yılında ele alınan tek kişi yönetimi, emeğin askerileştirilmesi konuları bu bağlamda tipik birer örnekti. Ve çalışma koşullarının yeniden düzenlenmesine yönelik bu tür teklifleri tartışmaya açan kişiler Lenin’di, Troçki’ydi. Örneğin Lenin, bu sorunlar temelinde partide oluşan muhalefetin eleştirilerine karşılık şu zorunluluklara dikkat çekiyordu:

Ekonomik kalkınmanın ikinci koşulu, emekçilerin disiplininin, çalışma gücünün, becerisinin, çalışma yoğunluğunun arttırılması ve çalışmanın daha iyi örgütlenmesidir.

Rus proletaryasının en sınıf bilinçli öncüsü, çalışma disiplininin arttırılması görevini önüne koymuş bulunmaktadır. … Bu çalışmayı desteklemeli ve var gücümüzle ilerletmeliyiz. Parça başı ücreti, Taylor sisteminde mevcut olan birçok bilimsel ve ileri yanın uygulanmasını, kazancı üretim veriminin genel sonuçlarına ya da demiryollarından, deniz taşımacılığından yararlanmanın sonuçlarına göre ayarlamayı vs. gündeme sokmak, fiilen uygulamak ve sınamak gerekir.[16]

Fakat öneriyi getiren her kim olursa olsun, bu türden uygulamaların işçilerin hoşnutsuzluğunu arttırması, sendikaların muhalefetini doğurması kaçınılmazdı. Bu temelde gerek Bolşevik Partisi içinde, gerekse sovyetlerde ve sendikalarda farklı eğilimler, muhalif görüşler, gruplar oluştu. Böyle bir dönemi değer­lendirirken büyük bir hataya düşmemek için bizce göz ardı edilmemesi gereken husus şudur: Lenin ya da Troçki gibi liderlerin, bizzat kendilerinin savunmuş oldukları hedeflerle ters düşmek pahasına gündeme getirmiş oldukları pratik önlemler, onları istemleri dışında böylesi çelişkilere sürükleyen somut koşulların basıncından bağımsız olarak irdelenemez. Ama öte yandan, eğer ki yaşanan olaylar bir şeylerin yanlışlığını daha sonra ortaya koymuşsa bunları görmezden gelmeye çalışmak da devrimci bir tutum olmayacaktır. Kaldı ki, devrimci liderlerin örnek alınacak yönleri, hiç hata yapmamaları değil, hatalarını gördüklerinde gerçeği itiraf edebilmeleri ve kitleleri yalanlarla kandırmamayı ilke edinmeleridir. Sosyalizm hedefinin ruhuyla uyuşmayan ters bir uygulama söz konusu olduğunda açıkça söylenmelidir. Lenin’in verdiği örnekte olduğu gibi:

Son derece yüksek ücretler vererek burjuva uzmanların yardımından yararlanılmasıyla Paris Komünü’nün ilkelerinden geri dönüldüğü gerçeğinin halktan gizlenmesi, burjuva siyasetçilerin düzeyine inmek ve halkı aldatmak olurdu.[17]

1919 Nisanında, iç savaşın alabildiğine şiddetlenmesi nedeniyle genel seferberlik ilân edildi. Sendikalar üyelerinin neredeyse %50’sini cepheye gön­derdiler. Sanayinin içine düştüğü çöküntü zorunlu çalışmayı gündeme getirmişti. 1920 yılının başlarında Kolçak ve Denikin yenilgiye uğratıldı ve bu kez, işçilerden oluşan askeri birliklerin, felâkete uğramış sanayi işletmelerine sevk edilmesi düşünülmeye başlandı. Yani, daha önce Kızıl Orduya seferber edilmiş işçi birliklerinden bu kez emek orduları oluşturulması tartışılıyordu. Ocak 1920’de toplanan Üçüncü Tüm Rusya Milli Ekonomi Konseyleri Kongresindeki konuşmasında Troçki, çalışma disiplinin önemi üzerinde durdu. Urallar’daki üçüncü orduyu, devrimci bir emek ordusuna dönüştüren kararname yayınlandı ve Troçki, ilk “emek ordusu”nun böylece “Kızıl Ordunun girişimiyle” kurul­duğunu açıkladı. İşte, Mart 1920’de toplanan 9. Parti Kongresinde ele alınan sorunlardan biri de buydu. Troçki’ye göre, sanayileşmenin sorunlarının çözümü için iç savaşın kazanılmasını mümkün kılan faktör, yani disiplinli, coşkulu, fedakâr emek ordularının örgütlenmesi gereği unutulmamalıydı. Şöyle diyordu Troçki:

İşçi sendikalarını sendikalar olarak askerileştirmeden ve her işçinin kendini bir emek neferi gibi hissedeceği, kendi emeğini özgürce tasarruf edemeyeceği bir rejim kurulmadan, herhangi bir askerileştirme düşünülemez; işçinin başka yere gönderilmesi emredildiği takdirde bu emre uyması gerekecektir, uymadığı takdirde kaçak işlemi görecek ve cezalandırılacaktır. Kim ilgilenecektir onunla? Sendika. Yeni rejimi yaratan odur. İşçi sınıfının askerileştirilmesi budur işte.[18]

Kongre bununla ilgili tasarıyı onayladı. Gerçekte bu durum, yaşanan ekonomik çöküntünün devrimin liderlerine çıkarttığı kötü bir faturaydı. Fakat 1920 yılının sonuna doğru Wrangel’in orduları da yenilgiye uğratılıp iç savaş sona erdirildiğinde, işçilerin düşünceleri değişikliğe uğramaya başladı. İç savaş yıllarında bir dereceye kadar haklılık kazanan uygulamalar, savaşın sona ermesiyle birlikte artık farklı algılanıyordu. Bu nedenle “emeğin askerileştirilmesi” tartışması sendikaların tepkisini çekti. Ve bizce Troçki’nin artık bu dönemde sendikalara bu tarz bir yaklaşımı doğru değildi. Fakat önemli bir noktayı da atlamamak gerekir; iç savaşın bir sonucu olarak çöken sanayinin ayağa kaldırılması bağlamında gündeme getirilmiş olan bu öneri çerçevesinde öne çıkan isim Troçki olsa da, aynı öneri daha ihtiyatlı bir biçim altında Lenin tarafından da desteklenmişti. Örneğin, aşağıdaki satırlarda olduğu gibi:

Elimizdeki aygıttan mümkün olduğunca süratle yararlanabilmek için bir emek ordusu yaratmalıyız. … Bu sloganı ileri sürmekle, işçilerin ve köylülerin bütün dinamik gücünü sonuna kadar zorlamak, bu konuda bize her türden yardımda bulunmalarını talep etmek zorunda olduğumuzu ilân etmiş oluyoruz. Ve böylece, bir emek ordusu yaratıp, işçilerin ve köylülerin bütün gücünü kullanarak, başta gelen görevimizi yerine getireceğiz.[19]

Kısacası, ortada ekonomik çöküntünün basıncıyla oluşmuş bir hata varsa, dereceleri farklı olsa bile Troçki de, Lenin de bir dönem bunu paylaşmışlardır. Bu sorun etrafında yürüyen tartışmaların büyümesi üzerine sorun Merkez Ko­mitesine getirilmiş; Lenin “sendikalar üzerinde aşağılık bir vesayete dönüşecek olan merkeziyetçilik ve işgücünün askerileştirilmiş şekilleri” ile “işgücünün askerileştirilmesinin sağlıklı şekilleri” gibi bir ayrım yaparak ikinci formülas­yonu savunmuştur. Bu ve benzeri sorunlar çerçevesinde gelişen tartışmalar, 1921 Martındaki Parti Kongresinde savaş komünizmi çizgisinin tamamen terk edilmesine dek devam etmiş ve parti literatüründe önemli bir yer tutmuştur.

Bu dönemin genel bir değerlendirmesini yapacak olursak şunu söylemek gerekir ki, o günün koşulları çerçevesinde “savaş komünizmi” uygulamasının, sosyalizme geçiş yönünde ekonominin planlanmasının hareket noktasını oluşturabileceği de düşünülmüştü. Fakat iç savaşın sona ermesiyle birlikte buna benzer düzenlemeleri sürdürmenin artık yanlış olacağı belirginleşmeye başla­yınca yaklaşımlar da değişmeye başladı. Örneğin Lenin, 1921 Nisanında NEP’e geçiş zorunluluğunu gündeme getirirken, geçmişin muhasebesini şu sözlerle yapacaktı: “«Savaş komünizmi»ni savaş ve yıkım dayattı. O proletaryanın ekonomik görevlerine uygun bir politika değildi ve olamazdı da. O geçici bir önlemdi.”[20] Nitekim, ürünlerin bölüşümünün ticari yöntemlerle değil de devlet eliyle yapılması, köylülerin direnciyle karşılaşmış ve tarımda muazzam üretim düşüşüne neden olmuş, kentlerde açlık başlamıştı. Diğer yandan, iç savaşın işçi devletine çıkarmış olduğu fatura da onu tehdit eden bir sonuca işaret etmekteydi.

Troçki, üretici güçlerin gelişmesinin komünizmin kesinlikle zorunlu pratik temeli olduğu ve yokluğun genelleşmesi halinde eski pisliğe geri dönüleceği yolunda Marx’ın o ünlü satırlarını hatırlatarak, Marx’ın bu düşüncesini geliştirmeye gerek duymadığını, çünkü geri bir ülkede proleter devrimin gerçekleşeceğini hiçbir zaman tahmin etmediğini belirtir. Fakat Marx’ın bu açılımı Sovyet rejiminin somut sıkıntılarına ve hastalıklarına vazgeçilmez bir anahtar sunmaktadır. O nedenle Troçki şöyle devam eder:

Emperyalist ve iç savaş yıkıntılarıyla körüklenen yoksulluğun tarihsel temeli üzerinde, “bireysel varoluş kavgası”, burjuvazinin devrilmesinden hemen sonraki gün ortadan kalkmamak bir yana, bu olayı izleyen yıllarda da azalmamış, fakat tam tersine zaman zaman duyulmadık canavarlıklara bürünmüştür. Ülkenin belli kesimlerinde iki kez yamyamlık noktasına varıldığını hatırlatmamıza bilmem gerek var mıdır?[21]

Bürokratikleşme

İç savaş süresince sendikalı işçilerin yarıdan çoğu Kızıl Orduya katılmış, 1913 yılında üç buçuk milyon olarak tahmin edilen sanayi işçisi sayısı yaklaşık bir milyona inmişti. Kent nüfusu iç savaştaki kayıpların yanı sıra, açlıktan köylere göçün başlaması nedeniyle de çok büyük ölçüde azalmıştı. Tüm kentlerdeki nüfus %35 civarında düşerken, proleter devrimin kalbi, Bolşevik örgütlenmesinin ana yatağı Moskova ve Petrograd kentlerinin nüfusu çok daha fazlasıyla azalmıştı. Örneğin, 1917’de iki buçuk milyon civarında olan Petrograd’ın nüfusu, iç savaş sonunda beş yüz bin civarına düşmüş bulunuyordu.

Proleter sosyalist devrimin başını çeken deneyimli sanayi proletaryası, bir yandan iç savaşta uğradığı kayıplar, diğer yandan kentlerdeki açlık nedeniyle köylere göç etme sonucunda zayıflamıştı. Kentlerde yaşamını sürdüren işçilerin pek çoğu da, karaborsadan, ticaretten kazanç elde etmeye yöneliş vb. gibi nedenlerle, erimekte, dağılmakta ve atomize olmaktaydı. Bu durumda fabrikaları, köyden yeni gelen, denetimsiz yarı işçi-yarı köylü unsurlar doldurmaktaydı. Bu yeni işçiler, büyük sanayi merkezlerinde 1903’lerden 1917’lere uzanan devrimci mücadele döneminin ateşinde pişmemiş, devrimci sınıf bilinci edinmemiş kafalarıyla ve guruldayan boş mideleriyle, Rus despotizminin ataerkil mirasının ürünü bürokratik otoriteye itaatkârlıklarıyla, bürokratik liderlerin yükselişine elverişli bir zemini oluşturmaktaydılar.

Diğer yandan sanayi ve tarım üretimindeki muazzam düşüş ve açlık koşulları, yaşayabilmek için bireysel varoluş kavgasını körüklemekteydi. Bu durumda kaosun önlenebilmesi, ekonomi ve siyasette aşırı bir merkezileşmeyi zorlarken, üretimi arttırıcı önlemlerin alınmasını en acil sorun olarak gündeme getirmekteydi. Bu koşulların bir sonucu olarak, sovyet iktidarının can damarları olan yerel sovyetler işlevlerini yitirmeye başladılar. Öte yandan, iç savaşın sonuna doğru Bolşeviklerin kazanacağının belli olmasıyla birlikte, iktidardaki partinin yaratacağı avantajlardan yararlanma güdüsüyle, kızıl gömlekleri kuşanan çıkarcılar, partinin ve sovyetlerin yönetim kademelerine doluşuyorlardı. Tüm bu faktörlere bağlı olarak, Bolşevik Partisinin üye yapısı kökten bir değişime uğramaktaydı. Olumsuzluklarla yüklü bu tablo göz önünde bulundurulmaksızın, 1917 Ekim Devrimiyle doğan devrimci iktidarı korumak üzere yürütülen iç savaşın gerçek sonucu da doğru değerlendirilemez.

Sovyet iktidarı iç savaştan yıkılmadan çıkmış gibi görünür. Avrupa’da beklenen proleter devrimin imdada yetişmemesi nedeniyle yalnız kalan Sovyet kalesinin, emperyalist kuşatmaya ve içteki burjuva-toprak ağası saldırılarına karşı korunması başarılmıştır. Fakat bu ne pahasına bir zaferdir? İç savaşın yarattığı yıkım ortamında, koskoca dünyanın ortasında bir başına kalakalmış Sovyet kalesini ayakta tutabilmek için başvurulacak önlemler, devrimci toplumsal dönüşümlerin ruhuyla ne derece uygunluk içinde olabilecektir?

İç savaşın sonunda atomize olmuş bir işçi sınıfı, işgalci orduları topraklarından kovalar kovalamaz kendi küçük topraklarının mülkiyet derdine düşen yoksul köylüler ve açlığın yarattığı kaosla baş başa bulunan Bolşevik Partisi. Gerçeklik budur ve parti devrimi ilerletecek sosyal temellerinden yoksun kalmış, çaresizlik içindeki bir öncü güç durumundadır. Böyle bir ortamda devrimi korumak için çırpınan öncü –liderlerin iradelerinden ve niyetlerinden bağımsız olarak– istese de istemese de, kendini devrimci sınıfın vasisi konumunda buluvermiştir. Devrimci proleter kitlelerin savaş ve açlık koşulları altında kırıldığı, yorulduğu, dağıldığı bir ortamda, hiç değilse dünya devrimi yardıma yetişene dek Ekim Devrimini korumayı başarmak sorumluluğuyla harekete geçen Lenin, Troçki gibi devrimci önderler ve Bolşevik devrimciler, bir anlamda proleter sınıfın öncü kesiminin yerine kendilerini ikame etmiş gibidirler. Onların zorunluluklar nedeniyle başvuracakları önlemler, her ne kadar içinde bulunulan koşullarda onları suçlamayı mümkünsüz kılıyorsa da, bu durum sosyalist devrimin ilerlemesine uygun bir tarihsel örneği de asla oluşturmamaktadır.

Yüz yüze bulunulan son derece elverişsiz koşullarda, en başta kitleleri içine düştükleri dayanılmaz açlık ve sefaletten kurtarmaya çabalayan Lenin, Troçki ve diğer Bolşevik savaşçıların çabası, kendi iradeleriyle değiştirmeye muktedir olmadıkları nesnellikler nedeniyle, tarihsel açıdan çelişkilerle yüklüdür. İşte bu nedenle, Lenin önderliğindeki Bolşevik devrimciler, bir yandan üretimi arttırıcı önlemlere başvururlarken (sanayide tek kişi yönetimi, fabrika komitelerinin azalan rolü, burjuva uzmanların, teknik elemanların yüksek ücretlerle geri çağrılması, Taylorizm gibi üretimi arttırıcı kapitalist üretim tekniklerinin kullanılması), diğer yandan büyüyen bürokratlaşma belâsını endişe içinde izlemektedirler.

Bu durumda, Rus proletaryasının iç savaşta kazandığı zafer, yeni efendilerin (Sovyet bürokrasisi) yükselişinin önlenememesi ile karşılaştırıldığında, bir Pirus zaferi niteliğine bürünmektedir. Böylesi durumlar, tarihsel deneyimin değerlendirilmesinde son derece uyanık olmayı gerektirmektedir. Devrimci önderlerin hatalarının nesnel nedenlerini anlamaya çalışmak yerine, aşılması o anki verili tarihsel koşullarda neredeyse olanaksız olan zorlukların faturasını tümüyle onlara çıkarmaya çalışmak, küçük-burjuva nihilist bir yaklaşım olur. Nitekim, Sovyet deneyimini değerlendirirken anarşistlerin takındığı tutum, bu türden bir nihilizmi yansıtmaktadır.

Zorunluluklar nedeniyle başvurulan yöntemler ve Bolşeviklerin bazı pratik önlemlerde kaçınamadıkları hatalı tutumları, anarşistler tarafından, Leninist dü­şüncenin doğasında var olan bürokratizm eğilimi olarak sunulmaktadır. Anarşist düşünce, Leninizm ile Stalinizm arasında hiçbir ayrım gözetmemekte, ikincisini birincisinin doğal uzantısı kabul etmektedir. Bu nedenle de anarşist yazarlar, 1917-1921 arasını bizzat Lenin’in önderliğinde bürokratik karşı-devrimin yürü­tüldüğü yıllar olarak değerlendirmektedirler. Ama bu düpedüz bir sahtekârlıktır. Marksizmin sadık bir takipçisi olan Lenin’in, proleter demokrasi­sine olan bağlılığını ve bürokratizme olan düşmanlığını, devrimin kuşatma altında bulun­duğu o zorlu yıllarda bizzat Lenin’in pratikteki mücadelesi kanıtlamaktadır.

1917 Ekim Devrimiyle yaşama gözlerini açmış bulunan işçi devleti, Avrupa devriminin imdada yetişmemesi halinde doğabilecek tehlikelere değinmiş olan devrimci önderlerin sözlerini doğrular biçimde büyük bir tehdit altındadır. Lenin’in konuşmalarında ve yazılarında dile getirmekte olduğu bürokratikleşme olgusu, içinde bulunulan ekonomik ve kültürel gerilik koşullarında, ölümcül bir hastalık gibi tüm bünyeyi sarmaktadır. Devrimin ilk döneminin olağanüstü zorluklarıyla boğuşulduğu günlerde, siyasal iktidarı elde tutmak amacıyla yapılmış olan “başarı” vurguları bir yana bırakılacak olursa, Sovyet Devleti’nin zayıflığının daha devrimden bir iki yıl sonra bizzat Lenin tarafından dile getirilmekte olduğu görülecektir. Lenin’in bürokratizme karşı uyarıları, bürokratik bir egemenliğin yükselmesine elverişli koşulların oluşmakta bulunduğuna işaret etmektedir.

Sovyetlerin başına musallat olan bürokratlaşma belâsı, Lenin’in ölümüyle birlikte parti ve devlet örgütlenmesinde iplerin Stalin’in eline geçmesiyle birden bire zuhur etmedi. Tersine, Stalin tipi liderlerin yükselmesine zemin hazırlayan bürokratlaşma olgusu, Rus Devriminin tek ülkede tecrit olması, yalnız kalması nedeniyle çok daha önceden boy vermeye başlamıştı bile. 1919 Martında Petro­grad Sovyetinde yaptığı konuşmada, Lenin, kitlelere bir gerçeği itiraf ediyordu:

… Eski bürokratları kovduk, fakat geri geldiler. … Yakalarında kırmızı kurdelalar taşıyorlar ve sıcak köşelere yerleşiyorlar. Ne yapabiliriz? Bu pisliğe karşı tekrar tekrar mücadele etmeliyiz, şayet bu pislik geri gelirse onu tekrar tekrar temizlemeliyiz.[22]

Yine aynı yıl toplanan 8. Parti Kongresinde ise, partiye şu sözlerle seslenmekteydi Lenin:

Çarlık bürokratları sovyet kurumlarına katılmaya ve kendi bürokratik yöntemlerini uygulamaya başladılar. Komünistlerin renklerine bürünmeye, daha üst mevkilere gelmeye, Rus Komünist Partisi üyelik kartı edinmeye başladılar. Kapıdan kovulan bu unsurlar, böylece pencereden girdiler. … Burada kendini en çok hissettiren sorun kültürlü güçlerin yokluğudur.[23]

Lenin’in vurguyu yaptığı kültürel gelişmişlik düzeyi, yeni tipte “bürokrasisiz devlet”i inşa edebilmek için çabalayacak olan proleter devrimin üzerinden atlayıp kurtulamayacağı temel problemdir. Bu nedenle devrimin geri ülkelerde tecrit olması durumunda, devrimci güçlerin tüm çabalarına karşı, eski yeniye boyun eğdirebilir; onu yolundan saptırabilir. Peki, parti bu durumda ne yapmalıdır ya da ne yapabilir? Böyle bir durumda, partinin evrimin tek etkeni olamayacağını düşünmekle işe başlamak doğru olacaktır. Yeri gelmişken, birkaç yıl ileriye atlayarak Lenin’in 1922 yılında 11. Parti Kongresinde yaptığı ve partiye son seslenişi olan konuşmasına bakalım. Lenin, liberal bir profesör olan Ustrialov’un, Sovyetlerin burjuvalaşması nedeniyle desteklenmesi gerektiği yolundaki sözleri üzerine, düşmanın bu pervasız sözlerini “komünistlerin kaypak yağcılığına” tercih ettiğini belirterek durumu şöyle değerlendirir:

Ustrialov’un sözünü ettiği şeyler olanaklıdır, bunu açıkça ifade etmek gerekir. Tarih çok çeşitli türlerden metamorfozlar bilir; inanç bağlılığına, özveriye ve daha başka mükemmel manevi niteliklere güvenmek politikada hiçbir şekilde ciddiye alınamayacak bir şeydir. Mükemmel manevi nitelikler az sayıda insanda vardır, buna karşılık tarihsel sonuç, işlerine gelmediğinde bazen bu az sayıda insana pek kibar davranmayan dev kitleler tarafından belirlenir.

Konuşmasını şöyle sürdürür Lenin:

Bir halkın bir başka halkı fethettiği durumda, fetheden halk fatih, fethedilen halk ise yenilen halktır. Bu çok basittir ve herkes tarafından anlaşılabilir. Peki bu halkların kültürlerine ne oluyor? Burada iş o kadar basit değildir. Eğer fetheden halk yenilen halktan daha gelişmiş bir kültüre sahipse, bu halka kendi kültürünü dayatır, fakat tersi bir durum söz konusuysa, yenilen halkın fetheden halka kendi kültürünü dayatması söz konusudur. RSFSC’nin başkentinde de benzer bir durum ortaya çıkmadı mı ve burada 4700 komünist (neredeyse bir tümen, hepsi de en iyileri) yabancı bir kültür tarafından boyunduruk altına alınmadı mı?[24]

Farklı kültür düzeyindeki uluslar arasındaki savaşlarda olduğu kadar, eski ile yeni güçler arasındaki mücadelede de geçerli olan “üstünlük” kuralı, 1917 Ekim Devrimi sonrasında da hükmünü icra etti. Lenin’in, “4700 komünistin yabancı bir kültüre boyun eğmesi” benzetmesiyle anlatmak istediği durum buydu. Ekonomik zorluklar nedeniyle yeniden göreve çağrılan eski burjuva uzmanların ve Çarlık bürokratlarının doğuracağı bürokratlaşma tehlikesinin önüne, onların başına Bolşevik komiserlerin dikilmesiyle geçilebileceği düşünülmüştü. Ne var ki sonuç, umulanın tam tersi oldu. Bolşevik komiserler, burjuva uzmanları ve Çarlık bürokratlarını yeni rejimin ideallerine uyduracak yerde, bu uzman ve bürokratlar, onları kendilerine uydurmuşlardı. O döneme ilişkin yazından da anlaşılacağı gibi, Ekim Devriminin galibi komünistler, eski devletin memur ordusunun büyük direnci ile boğuşmak zorunda kalmışlardı. Ve bu memurların, uzmanların vb. direncinin kırıldığı sanıldığı bir noktada, gerçekte eskinin nasıl yeninin içine uzandığı, onu etkisi altına aldığı da bilinmektedir. Sovyet Hükümetinin yüz binlerce büro memuru çalıştırdığını ve bunların Sovyet Hükümetine hiçbir inançlarının olmadığını söyleyen Lenin’dir. (Rakamlar, 1920 yılında Sovyetler Birliği’nde 5 milyon 880 bin devlet memuruna karşı, yaklaşık 2 milyon sanayi işçisi olduğunu söylüyor.)

Kısacası Ekim Devriminde elde ettiği başarıya rağmen, Sovyet işçi sınıfı, çözümü uzun yılları gerektiren nesnel zorluklarla baş edebilmek için ileri ülkeler proletaryasının fiili desteğine muhtaçtı. Ve öte yandan Sovyet işçisi, kendini bürokratlaşan devletine karşı da korumak durumuyla yüz yüze bulunuyordu. 1920 Aralığında Lenin tarafından ifade edildiği gibi:

Parti programımız … devletimizin bürokratik çarpılmaya uğramış bir işçi devleti olduğunu gösteriyor. … Şu an öyle bir devletimiz var ki, bir yandan kitlesel olarak örgütlenmiş proletaryanın kendisini ondan koruması gerekiyor, öte yandan, bizler, kendi payımıza, bu işçi örgütlerini, işçileri kendi devletlerinden korumak ve onların devletimizi korumasını sağlamak için kullanmak zorundayız.[25]

Bu ifadenin işaret ettiği gerçeklik ne olabilir? Eğer ki Sovyet devleti, bizzat egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletaryaya denk düşmüş olsaydı, “işçi örgütlerini, işçileri kendi devletlerinden korumak” amacıyla kullanmaya gerek duyulur muydu? Kuşkusuz hayır. Lenin “bürokratik çarpılma” vurgusuyla bir gerçekliğe parmak basmakta, Sovyet devletinin artık bir işçi devletinin taşıması gereken niteliği yitirmekte olduğuna dikkat çekmektedir. Lenin’in, işçilerin sendikaları aracılığıyla kendilerini Sovyet devletine karşı korumaları gerektiği düşüncesine sıkı sıkıya sarılmasının nedeni var olan bu gerçekliktir.

1921-1924: Devletin ve Partinin Bürokratik Yozlaşması

Kronştad Ayaklanması

İç savaş gündeme devasa sorunları getirerek sona erdi. Bu duruma bağlı olarak Bolşevik Partisi içinde yaşanan huzursuzluk, devrimden beri ortaya çıkan en büyük muhalefet grubu olan “İşçi Muhalefeti” grubunun oluşumuyla sonuçlandı. Bu grubun liderleri, eski metal işçisi Şlyapnikov ve ilk Sovyet hükümetinde Çalışma Halk Komiseri olan Kollontay idi. Muhalefetin bütünsel bir programı yoktu; dile getirilen görüşler daha ziyade, ekonomik ve siyasal yaşamda artan merkeziyetçiliğe duyulan tepkiyi dile getiriyordu.

Kentlerde kol gezen açlık ve köylünün içinde bulunduğu kötü koşullar, tarımsal üretimi arttırmak amacıyla yeni önlemlerin yürürlüğe konmasını zorlamaktaydı. Savaş komünizmi uygulamalarını sona erdirerek özel ticaretin canlanmasına ve köylüye ürününün bir kısmını pazarda satmasına izin veren yeni bir ekonomik politika (NEP) biçimlendirilmekteydi. Lenin ve Bolşevik Partisi böyle bir ortamda 10. Kongreye hazırlanmaktaydı. Fakat Kongre öncesinde, uluslararası sermaye çevrelerinin ve karşı-devrimci güçlerin perde arkasında olduğu bir ayaklanma patlak verdi. Ancak bu ayaklanma, genelde huzursuz kitleleri kışkırtan ve “Bolşeviksiz Sovyetler” sloganıyla yürütülen karşı-devrimci bir kampanya döneminde meydana geldiği için yarattığı etki büyük olacaktı. Troçki bu olayı, “Kronştad ayaklanmasının Polonya ile barış anlaşması ve İngiltere ile bir ticari sözleşme imzalanmasının hemen eşiğinde patlak vermesi kuşkusuz ki rastlantı eseri değildir” diye değerlendirecekti.[26]

Denizin ortasında, buz ve karla kaplı bir donanma üssü olan Kronştad’da bulunan askerler 1921 Martında iktidara karşı başkaldırdılar. İsyanı bastırmak için sürdürülen görüşmeler ve çağrılar sonuç vermedi. Ve ne yazık ki, 17 Mart günü 10. Kongre tartışmaları sürerken, ayaklanma ancak çarpışmalar sonucunda bastırılabildi. Karşı-devrimci sermaye güçlerinin, sinsice davranıp sovyetlere açıktan karşı çıkmadığını ve “partisiz sovyetler” sloganını kullandığını belirten Troçki, önemli bir gerçeği vurguluyordu: “Denizcilerin bir bölümü bu oltaya takıldı. Bizim kör denizci yoldaşlarımız başkaldırmanın onları nereye sürüklediğini kendi gözleriyle görsünler diye, bekleyebildiğimiz kadar bekledik.”[27]

İsyan, son derece olumsuz koşullar altında geçen yılların bir ürünüydü. Ayaklanan bahriyeliler, “sovyetlerin özgür seçimlerle seçilmesi” gibi doğru görünen taleplerle işçi kitlelerinin nezdinde de meşruiyet kazanmaya çalıştılar. Fakat isyan ağırlıklı olarak, köylülerin hoşnutsuzluğunun anarşist liderler tarafından Bolşeviklere karşı kullanılmasına dayanmaktaydı. Kuşkusuz ki, tarihte buna benzer tüm olaylarda görüldüğü üzere, ayaklanmaya katılan askerler ya da onu destekleyen emekçiler genelde işin nereye varacağını ya da hangi güçler tarafından provoke edildiğini, yönetildiğini bilmeden, kendilerine son derece haklı görünen nedenlerle isyan etmişlerdi. Nitekim Lenin de olayın bu yönünü, ayaklanmayı kendi çıkarları doğrultusunda kullanan karşı-devrimcilerin niyetinden ayırt edecekti:

Yorgunluk ve tükeniş belirli bir ruh hali yaratır ve bazen çaresizlik doğurur. Her zamanki gibi bu eğilim devrimci unsurlar arasında anarşizmi besler. … Küçük-burjuvazi, son birkaç yılın çok ağır geçmesi nedeniyle kriz içinde debeleniyor … Küçük-burjuvazideki karışıklık ve kararsızlığın buradan kaynaklandığını bilen kapitalist düşman, bu yüzden, “Bütün gereken birazcık itmek, sonrası bir çığ gibi büyüyecek” demektedir.[28]

Böylece, Bolşevikler açısından son derece sıkıntı yaratan ve tarihi değerlendirirken kimilerinin onları ağır bir şekilde suçlamasına neden olan, kısacası her türlü istismara açık hassas bir olay patlak vermiş oldu. Kronştad ayaklanmasını değerlendirirken takındıkları tutum anarşistlerin siyasal meşrebini ortaya koymaktadır. Kitlelerin kendiliğinden eylemine tek yanlı vurgu yapan, her türlü otoriteyi görünürde ilkesel olarak reddeden ve kendiliğindenlik ile anti-otoriterizmi yücelten anarşistler, Kronştad ayaklanmasındaki rollerini işlerine geldiği şekilde gizlerler.[29]

Anarşistler bu ayaklanmayı, iç savaş boyunca Kronştad bahriyelerinin değişen sınıf kompozisyonunu hiç hatırlatmaksızın değerlendirirler. Oysaki 1917 bahriyelilerinin proleter devrimi destekleyen ileri işçi unsurlarının iç savaşta kırılması sonucunda, 1921 Kronştad bahriyelilerinin çoğunluğunu köylü kökenli ve daha geri askerler oluşturmaktadır. Bu nedenle, ayaklanma, sanayi proletaryasının sosyalist istemlerini yükselten bir eylemlilik olarak patlak vermemiştir. Tersine, Kronştad ayaklanması Bolşeviklerin sosyalist hedeflerine köylülerin tepkisini dile getirmiş ve 1921’in bahriyelileri, “Bolşeviklerin sovyetlerden çıkartılması; tarımda serbest pazar yaratılması” gibi köylü istemleriyle hareket etmişlerdir.

Bu gerçek nedeniyle Bolşevik Partisi içindeki hiçbir muhalefet grubu ayaklanmanın bastırılması gereğine karşı çıkmamıştır. Kronştad ayaklanmasının bastırılmasını tamamen haksız gösterebilmek amacıyla, ayaklanmada bizzat bazı muhalif Bolşeviklerin yer almış olduğunu iddia eden, ya da ayaklanan denizcilerin istemleri ile İşçi Muhalefetinin platformu arasında paralellik kurmak isteyen yazarlar da vardır. Fakat bunu kanıtlayacak bir belge olmadığı gibi, söz konusu istemlerle İşçi Muhalefetinin talepleri arasında paralellik de yoktur.

Sendikalar sorunu

O dönemde İşçi Muhalefeti grubu, sendikaların sanayi ve üretim üzerinde üstün haklara sahip olması gerektiği görüşüne dayanan bir eğilimin sözcülüğünü yapmaktaydı. 1920–1921 kış ayları boyunca sendikalar sorunu etrafında sürdürülen tartışmalar, Kollontay’ın grubun görüşlerini açıklayan İşçi Muhalefeti adlı bir kitap yayınlamasıyla birlikte, 1921 Martında toplanan 10. Parti Kongresinin gündemine girdi. Troçki o dönemde, sendikaların devlete tâbi olmasını savunmaktaydı. Lenin ise hem İşçi Muhalefetinden hem de Troçki’den farklı bir pozisyonu temsil ederek, sendikaların devletten bağımsızlığı görüşü temelinde kongreyi etkilemeye çalışmaktaydı.

Bolşevik Partisi bu farklı görüşlerin tartışılmasını sağlamak amacıyla iki sayılık iç tartışma bülteni yayınladı. Ne var ki, Kronştad ayaklanması gibi bir krizin ardından patlak veren bu durum Lenin’i endişeye sürükledi ve Troçki’nin savunduğu görüşü de eleştirmekle birlikte, asıl mücadelesini Kollontay grubuna karşı verdi. Lenin’e göre parti içinde farklı görüşleri tartışmak doğaldı; fakat bir komünist partisinin üyelerinin, eleştirilerini sendikalizm gibi komünizme yabancı bir siyasal akım çerçevesinde yükseltmeleri de onaylanabilir bir durum değildi. İşçi Muhalefeti grubu ise, görüşlerinin sendikalizmle suçlanamayacağını belirtmekteydi. Muhalefet, tezlerinde, “İşçi sendikaları, bugün olduğu gibi devlet idare kademelerine edilgen bir destek sunmakla sınırlandırılmak yerine, ulusal ekonominin bütününün yönetimine bire bir ve etkin bir biçimde katılmaya çağ­rılmalıdır”[30] görüşünü dile getiriyor ve “Bu sendikalizm midir? Bu partimizin programının gerçekleştirilmesi değil midir?”[31] diye soruyordu.

Lenin kongrede çoğunluğu kendi görüşlerine kazanarak tartışmayı sona erdirdi ve içinde bulunulan güç koşullar nedeniyle parti birliğinin zorunluluğunu belirten konuşmalar yaptı. Konuşmalarının ana teması şuydu:

Yoldaşlar, olağanüstü bir yıl geçirdik, parti içi tartışmalar ve mücadelelerle boşa zaman geçirme lüksünü kendimize tanıdık. Bütün kapitalist dünyayı birleştiren güçlü ve kudretli düşmanlarla kuşatılmış bir parti için, omuzlarında inanılmayacak kadar ağır bir yük taşıyan bir parti için bu durum şaşırtıcı bir lüks idi. Bugün bu konuda ne düşündüğünüzü bilmiyorum. Sizce bu lüks, maddi ve manevi kaynaklarımızla bağdaşmakta mıydı?[32]

Kongre, Lenin’in partinin birliğinin kaçınılmazlığı doğrultusundaki tezleri üzerine bu konuda iki karar aldı. Birincisi, partideki sendikalist ve anarşist sapma üzerine; diğeri ise, İşçi Muhalefetinin görüşlerini yaymanın parti üyeliğiyle bağdaşmazlığı üzerine idi. İşçi Muhalefetine bağlı üyeler yeniden Merkez Komitesine seçilmeleri üzerine istifalarını verdiler, ama kongre bunu kabul etmeyerek onları partide kalmaya ve parti disiplinine uymaya davet etti. Aslında, farklı görüşleri olanların farklılıklarını savunmaları ya da istifa etmeleri siyasal mücadelede son derece olağan bir tepki olsa bile, yüz yüze bulunulan zorluklar ne yazık ki Lenin’i çubuğu başka taraflara bükmek zorunda bırakıyordu. Fakat, İşçi Muhalefetinin amacının işçi demokrasisini yaşatmak olduğu düşünülürse, onlara karşı takınılan tutum pek de doğru değildi. Ancak kuşkusuz ki, ilerleyen yıllarda Stalinizmin egemenliği döneminde karşılaşılan uygulamalardan tamamen farklı olarak, muhalefetin üyeleri sürgüne ya da ölüme gönderilmiyor, onlardan partide kalmaları isteniyordu!

Kongre bu konuyla ilgili kararına, yalnızca olağanüstü koşullarda geçerli olması ve sonra kaldırılması düşüncesiyle gizli tutulmasını tercih ettiği bir paragraf ekledi. Buna göre, parti birliğine uymayanların, Merkez Komite üyesi dahi olsalar partiden atılmaları talep edilecekti. Fakat söz konusu olan henüz Lenin’in dönemiydi. O nedenle de, bu talep yine de Stalin döneminde olduğu gibi tek kişinin keyfine terk edilmemiş, bir kurala bağlanmıştı. İlgili paragrafta şu koşul yer alıyordu:

MK üyelerine, MK adaylarına ve Kontrol Komisyonu üyelerine karşı böyle bir uç önlemin uygulanmasının şartı, tüm MK adaylarıyla tüm Kontrol Komisyonu üyelerinin de katılımıyla bir MK Plenumunun toplantıya çağrılması olmalıdır. Partinin en önemli önde gelen fonksiyonerlerinin böyle bir ortak toplantısı, üçte iki çoğunlukla, bir MK üyesinin adaylık konumuna indirilmesini ya da partiden ihracını gerekli görürse, bu ceza derhal uygulanır.[33]

Fakat Lenin’in ölümünü takip eden dönemde, parti birliğine yönelik bu tür hükümlerin nasıl istismar edilmeye başlandığı hatırlanacak olursa, bu karar yine de parti yaşamında eskiye oranla olumsuz bir değişiklik anlamına gelmektedir. Aslında, iç savaşın sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan muazzam çöküntü, partinin iç yaşamını da etkilemiş ve Lenin de dahil parti liderliğini pek çok çelişkiye sürüklemiştir. Örneğin, ekonomi ve siyasette aşırı merkezileşmenin, aslında iç savaş koşullarının dayattığı “savaş komünizmi” uygulamalarının sonucu olduğunu ve savaşın sona ermesiyle artık işçi demokrasisinin geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu vurgulayan kişi bizzat Lenin’di. Ama öte yandan, gerçekte zorlukların henüz hiç de aşılmamış olması nedeniyle parti içinde söz konusu önlemleri gündeme getirebilmişti. Oysaki, İşçi Muhalefeti grubu da parti içinde demokratik ruhun yeniden canlanmasını istiyordu. Bununla ilgili kampanyasında, İşçi Muhalefeti, şu üç temel ilkeden hareket ettiğini belirtmekteydi:

1) Her kademede seçim; atama sisteminin ortadan kaldırılması ve delegelerin taban karşısındaki sorumluluğunun ağırlaştırılması.

2) Parti içinde açıklık …

3) Tüm parti kademelerinin işçileştirilmesi; parti ve devletin yönetim kademelerindeki yığılmanın önlenmesi ve asgari düzeye indirilmesi.[34]

Belki de işçi demokrasisini güçlendirme yolunda o dönemde doğru ve ileri önlemler sunan İşçi Muhalefeti grubunun yanılgısı, sınıfın öz örgütlenmesinin gerekliliği fikrine sımsıkı sarılmakla sorunların üstesinden gelinebileceğini ummasıydı. Fakat ne yazık ki, katı gerçeklik bu güzel düşüncenin yaşama geçirilebileceği yolları tıkamaktaydı; proletarya iç savaşta deklase olmuş ve işçi demokrasisini güçlendirebilecek güçten yoksun düşmüştü.

1921 yılı, işçi devleti açısından pek çok olumsuz sonuçlarla yüklü yeni bir dönemeç noktasıdır. Bu gerçeklik hatırda tutulacak olursa, sorunları, örneğin sendikalarda ya da sovyetlerde örgütlü devrimci proletaryanın çözmesi gerektiği biçimindeki bir dileğin biraz havada kalacağı anlaşılır. Gerçekte, devrimci önderlerin arzusu da, kuşkusuz bunun mümkün olması idi. Nitekim, Lenin’in son yazılarında, işçi devletindeki ve partideki muazzam deformasyon karşısında işçi kitlelerinin denetiminden medet umduğu, yüzlerce sıradan işçiden oluşan bir Merkez Komitesi düşündüğü hatırlanacaktır. Fakat ne yazık ki, mevcut koşullar altında patlak veren birçok toplumsal huzursuzluk, partiyi ve kuşkusuz somutta onun önderlerini, Lenin’i, Troçki’yi, işçi devletini bir yıkımdan kurtarabilme umu­duyla sert tedbirler almaya yöneltmiştir. Muhalefet partilerinin yasaklan­ması, Bolşevik Partisi içinde muhalefet hakkının askıya alınması vb. 1921 dönemecinin, olumsuzluklarla yüklü bazı sonuçlarına örnektir. Bu önlemler o an için Sovyet hükümetinin ayakta kalmasını sağlamış olsa bile, devrimi diren önlemler değildir; tersine onun içinde bulunduğu yalnızlığın, güçsüzlüğün ifadesidir. O nedenle de bu önlemler, bürokratik deformasyonu yaratan nesnel koşulları ortadan kaldırmamakta, tersine bu koşullar orta ve uzun vadede bürokratik deformasyonun çığ gibi büyümesine neden olmaktadır. İşte bu nedenle 1921 dönemeci, devrimci önderlerin istemlerine, iradelerine rağmen bürokratik deformasyonun önlenemediği, tersine bürokratik yozlaşmaya doğru büyüdüğü bir dönemeçtir.

1921 yılında devrimi tehdit eden temel faktörleri Lenin şu sözleriyle sıralar: “Biz, barbarlığa ve rüşvetçilik gibi hastalıklara karşı propaganda yürütüyoruz … [Komünist siyasi eğiticilerin] karşı karşıya olduğu üç ana düşman şunlardır: birincisi komünist kibir, ikincisi cehalet, üçüncüsü rüşvettir.”[35] Doğru çözüm yolunun ne olması gerektiği noktasından bakıldığında, işçi devletinin bürokratik deformasyonuyla mücadelede temel kaldıraç noktası, sovyetlerde, fabrika komitelerinde ve sendikalarda örgütlü proletaryanın aktif müdahaleleri olabilirdi. Partide, Lenin ve Troçki gibi devrimci önderlerin etkinliğini sürdürebilmelerinin garantisi de buna bağlıydı. Bir başka deyişle, Bolşevik Partisi, içinde yaşanılan toplumsal koşullardan, hastalıklardan, bürokratik deformasyondan etkilenmeyen soyut bir varlık değil, tersine, bu koşullardan etkilenen ve doğru bir yolda ilerleyebilmesinin garantisini de, son tahlilde ancak devrimci bir proletaryanın varlık ve uyanıklık koşullarında bulabilen somut bir toplumsal olguydu. Oysa Lenin’in dile getirmiş olduğu şu bir tek cümle bile, yüz yüze bulunulan durumun vahametini göstermektedir:

… sanayi proletaryası, savaş, kahredici yoksulluk ve yıkım yüzünden deklase olmuştur, yani sınıfsal rayından çıkmış ve proletarya olarak varlığı sona ermiştir.[36]

NEP

1921 yılı, uygulanan ekonomik politikadaki değişim açısından da önemli bir dönemeç noktası oldu. Lenin tarafından 10. Kongreye sunulan ve köylülere yönelik bazı ayrıcalıklar getiren ekonomik önlemler paketi kongrede kabul edildi. Böylece, iç savaş dönemine özgü “savaş komünizmi” politikasına son verildi ve yüz yüze bulunulan ekonomik zorlukları aşabilmek amacıyla ekonomik işleyişte yeni bir dönem başlatıldı. NEP olarak adlandırılan bu Yeni Ekonomik Politika, kırsal kesimde ekonomik ilişkileri düzelterek açlık ve ekonomik yıkım tehlikesinin önüne geçmeyi amaçlıyordu. Diğer ülkelerde devrim gerçekleşmezse Rusya’daki sosyal devrimi ancak köylülükle anlaşmanın kurtarabileceğini belirten Lenin, küçük üretimin ve köylülüğün acele bir şekilde dönüştürülmesi çabalarının olanaksızlığına ve tehlikesine değinmekteydi. Kaldı ki bu husus, zaten Marksizmin kurucuları tarafından da programatik bir uyarı olarak ortaya konmuş bulunmaktaydı. Engels, Fransa’da ve Almanya’da Köylü Sorunu adlı yazısında, komünistlerin küçük köylüye yönelik programatik görüşleriyle ilgili olarak şunları belirtiyordu:

… iktidara geçtiğimizde, büyük toprak sahipleri için yapmak zorunda kalacağımız gibi, küçük köylüler için (karşılığını ister ödeyerek, ister ödemeyerek) zorla kamulaştırmayı aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz de bir o kadar açık. Küçük köylü karşısındaki ödevimiz ilkin, onu buna zorlayarak değil, ama örnekler aracıyla buna götürerek, ve toplumun yardımını onun buyruğu altına koyarak, onun bireysel mülkiyetini ve işletmesini, kooperatif işletmeye dönüştürmektir. Ve bu konuda, daha bu günden gözlerine çarpacak üstünlükleri, küçük köylüye belli belirsiz de olsa gösterme araçlarımız eksik değil.

Ve biz kesinlikle küçük köylüden yana olacağız; yazgısını daha katlanılabilir kılmak, eğer aklı yatmışsa kooperatife geçişini kolaylaştırmak, ve hatta eğer aklı yatmamışsa ona kendi küçücük toprak parçasının sahibi olarak düşünme zamanını bırakmak için, elden gelen her şeyi yapacağız.[37]

Stalinist bürokratik egemenlik kurulmazdan ve dünya komünist hareketinin görüş ve uygulamalarına Stalinizm tarafından tahrif edilmiş bir “Marksizm” biçim vermezden önce, komünistler sosyalizmin tepeden buyruklarla, emekçi kitlelerin baskı altına alınmasıyla kurulamayacağını savunur ve kendilerini her türden küçük-burjuva sosyalizm akımından ayırt ederlerdi. Oysaki, Stalin döneminde gerçekleşen “hızlı kolektifleştirme” temelinde küçük köylüye yöneltilen baskı ve zorlamalar, Marksizmin bu konudaki ilkesel yaklaşımına oranla arada aşılmaz uçurumlar yarattı. Lenin’in şu sözleri, kendilerini uzun yıllar boyunca baskı altında tutan bürokratik diktatörlüklere karşı emekçi kitlelerin duydukları tepkinin tarihsel nedenini sergiler gibiydi:

Yığınların yaratıcı faaliyeti, yeni kamusal hayatın temel faktörüdür. … Sosyalizm, yukarıdan kararnameyle indirilemez. Onun ruhu, mekanik bürokratik yaklaşımı reddeder; canlı, yaratıcı sosyalizm bizzat kitlelerin eseridir.[38]

NEP döneminin başlamasıyla birlikte gerçekten de köylüye bazı haklar tanındı. Örneğin, ürününün belirli bir bölümünü devlete vermesi koşuluyla, geri kalan kısmını artık pazarda satabilirdi. 1921 yılındaki tarımsal üretimin doğal afetler nedeniyle düşük olması, açlık tehlikesinin ve zorlukların devamına sebep olsa da, 1922 ve 1923 yıllarında iyi bir hasat alındı ve bu beraberinde bir rahatlama getirdi. Fakat kırsal kesimdeki toplumsal farklılıkların büyümesi pahasına sağlanan bir ferahlama söz konusuydu. Çünkü, pazar için üretimin serbest bırakılmasıyla birlikte kulak (zengin köylü) palazlanmaya başladı. Ekim Devrimini takip eden günlerde ilkesel olarak yasaklanmış bulunan “toprak kira­lama ve işçi çalıştırma hakkı” 1922 tarihinde getirilen yeni yasal düzenlemelerle belirli ölçülerde serbest bırakıldı.

NEP, kırsal kesimde işçi devletinin kontrolünde kapitalist ilişkilere bir geri dönüştü. Lenin, kapitalist ilişkilerin işçi devleti tarafından kontrol edilmesini ve düzenlenmesini anlatmak amacıyla “devlet kapitalizmi” kavramını kullandı. Şöyle diyordu:

… coşkuya doğrudan bel bağlayarak değil, ama büyük devrimin yarattığı coşkunun da yardımıyla ve kişisel çıkar, kişisel güdü ve ticaret ilkeleri temelinde, bu küçük köylü ülkesinde ilkin devlet kapitalizmi yoluyla sosyalizme giden sağlam geçitler inşa etmeye koyulmalıyız.[39]

“Savaş komünizmi” uygulamalarından sonra çıkardığı dersler doğrultusunda, Lenin, uzun bir geçiş döneminin ve kırsal kesimde işçi devletinin kontrolü altında kapitalizmin geliştirilmesinin zorunluluğunu gündeme getirmek zorunda kalmıştı. Yani NEP’i, sosyalizm doğrultusunda atılması gereken olağan bir ileri adım olarak değil, proleter devrimin geri ülkede yalıtılmasının sonucu ortaya çıkan ve kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı bir zorunluluk olarak ifade etmekteydi. Son yazılarında ise Lenin, NEP’in gerekliliğine tek yanlı olarak vurgu yapmalarının bir hata olduğunu belirtecekti. Bu uygulamanın zararlarının, köyde kooperatifleşme atılımını başlatmakla ve bir kültür devrimi uygulamakla dengelenebileceğine partinin dikkatini çekecekti. Troçki’nin ifadesiyle Lenin, NEP ile pazarın yeniden işler hale getirilmesinin gereğini, ülkedeki milyonlarca köylü girişiminin varlığına ve bunların dış dünya ile ilişkilerini ifade edecek tek yolun ticaret olması gerçeğine bağlamıştı.

Diğer yandan, Sovyetler Birliği’nin ticari açıdan yalıtılmışlığına bir son verebilmek de çok önemliydi. Nitekim belirli bir süre boyunca İngiliz Hükümeti ve bazı firma temsilcileriyle sürdürülen temaslar sonucunda, Londra’da 16 Mart 1921’de İngiliz-Sovyet ticaret anlaşması imzalanabilmişti. İngilizlerin anlaşmada kabul ettirdikleri en önemli husus, sömürgelerde Komintern’in İngiliz karşıtı propagandaya son vermesiydi. Bunun en gözle görülür sonuçlarından birisi, Doğu Halkları Kurultayının ilk kongreden sonra bir daha toplanmaması oldu. NEP ile aynı döneme denk düşen bu politika değişikliği, Sovyetler’in Doğu ülkeleriyle olan ilişkilerine de yansımaktaydı. Örneğin, İngiliz-Sovyet anlaşmasıyla aynı tarihte, Türkiye ile de “emperyalizme karşı savaşta” iki ülkenin dayanışmasını ilân eden bir anlaşma imzalanıyordu.[40] Keza benzer ilişkiler Almanlarla da sürdürülüyordu.

NEP dönemiyle birlikte, sanayi kesimindeki kamulaştırmalar durdurulmuştu. Büyük işletmelerin çoğunluğu zaten devletin elindeydi, ama şimdi daha önce el konulmuş büyük işletmelerin çalıştırılabilmesi için, bunların bireysel girişimcilere ya da eski sahiplerine kiralanmasına izin verilmişti. Öte yandan, yirmi işçiden daha az işçi çalıştıran işletmeler ise artık genellikle kamulaştırma kapsamına dahil değildi. Tıpkı tarım kesiminde olduğu gibi sanayi kesiminde de bireysel girişimcilere, devlete vergilerini ödemeleri koşuluyla, üretilen malı piyasada satma hakkı tanınmıştı. Tüm bu yenilikler üretimde artış sağlamış, belirli bir iyileşme atmosferi yaratmış ama öte yandan bazı önemli tehlikelere kapı açmıştı. Bolşevik Partisinin 10. Kongresinde Lenin’in dikkatleri çektiği gibi, bu önlemler hem zorunluydu hem de “ticaret özgürlüğü” kapitalizmin güçlenmesinden başka ne anlama gelebilirdi ki? Nitekim, 1922’de toplanan 11. Parti Kongresine sunduğu raporunda Lenin, NEP’i bir “geri çekilme” olarak tanımlayacak ve böylesi bir dönemde disiplinin yüz kat daha gerekli olduğunu vurgulayacaktı.

Ticaret üzerinde denetim sağlamak gereğiyle 1922’de Moskova’da Ticaret Borsası kuruldu. Kentin yeni zenginleri olan tüccarlar (Nepmen), ticari faaliyetlerinin boyutlarını büyütmekteydiler. NEP politikasının düzeltici eklentisi olarak düşünülen kooperatifler hiç de yeterli değildi; dolayısıyla perakende ticareti, tüketici kooperatifleri değil Nepmen kontrol etmekteydi. Diğer taraftan, yüz yüze gelinen en önemli sorunlardan biri de yaşanmakta olan fiyat krizi idi. Savaş komünizmi döneminde uygulanan fiyat kontrolünün yerini NEP döneminin piyasa dalgalanmalarının almasıyla birlikte, tarım ve sanayi arasındaki dengesizlik, fiyatların çıldırmasına neden oluyordu. Diğer yandan bireysel girişimcilere tanınan haklar, işçi sınıfını kapitalizm altındakine benzer sorunlarla (yetersiz ücretler, işsizlik tehdidi gibi) yüz yüze getirmekteydi. Bu arada işçilerin hoşnutsuzluğunu arttıran yeni bir durum da, daha önce düşünülen fakat savaş komünizmi nedeniyle pek de uygulanamayan bir önlemin yürürlüğe konması oldu; eski fabrika yöneticileri ve burjuva uzmanlar işletmelerde yüksek ücretlerle çalıştırılmaya başlandı.

Kısacası, NEP nedeniyle kırsal kesimde bir rahatlama hissedilse bile, sanayi kesiminde işler henüz yoluna konulamamış, ekonomik dengesizlikler mali sistemde önemli krizlerle, rublenin dengesizliğiyle kendini açığa vurmuştu ve bu tür sorunlar giderilemiyordu. 1924 yılında ekonomide geçici bir iyileşme belirtisi görülse de henüz durum vahametini koruyordu. “Gosplan rakamlarına göre 1 Ocak 1924’te biten yılın toplam endüstriyel üretimi 1920’deki üretimin 2,5 katı olmasına rağmen savaş öncesi düzeyinin %40’ına, metal endüstrisinde ise %28,7’sine ancak ulaşabiliyordu.”[41] Bu yüzden, belirli bir süre sorunları hafiflettiği sanılarak olumlu bakılan NEP uygulamalarına karşı artık muhalif sesler yükseliyordu.

Lenin’in son dönemi

Bu dönemdeki siyasal yaşama bakacak olursak, öncelikle şu gerçeği vurgulamalıyız: Politik rejimin artık tek partiye, Bolşevik Partisine dayandığı koşullar altında, devletle partinin iç içe geçmesi ve sovyetlerin rolünün giderek sönmesi gerçeği, işçi devletinin varlığını tehdit eden tehlikenin boyutlarını sergilemiştir. Lenin Mart 1922’de 11. Parti Kongresinde yaptığı konuşmada (partiye son konuşması) parti ve devletin karşılıklı hak ve görevlerinin yeniden düzenlenmesi önerisini getirir. Genel gidişattan duyduğu endişeyi, “aygıt kendisini yöneten ellere itaat etmeyi reddetti. Tıpkı şoförünün değil de başkasının arzu ettiği yönde giden bir araba gibi” sözleriyle ifade etmektedir.[42] 1922 Kasımında Komin­tern’in 4. Kongresinde yaptığı yaşamının son konuşma­sında ise şöyle der: “Eski devlet aygıtını devraldık, bu bizim şanssızlığı­mızdı.”[43]

Son dönem yazılarında ve ünlü vasiyetinde Lenin, Stalinist bürokratik aygıtın can sıkıcı sonuçlarına değinmekte, partiyi ve devleti bu aygıtın elinden kurtarmak gerektiği konusunda, son görevlerini yerine getirmek isteyen bir devrimcinin duyduğu endişe ile adeta haykırmaktaydı. Mayıs 1922’de Lenin, haftalar boyunca çalışmasını engelleyen bir felç geçirdi. Sonbaharda yeniden çalışmaya başlayabildi ve birkaç konuşma yaptı. İlk felçten sonra çalışmaya başladığında, Stalin’in bürosunun ve personelinin ele geçirdiği güç ve otorite nedeniyle Lenin’in açıkça dehşete kapıldığı görülüyordu. Aralık ayında Lenin yeni bir felç geçirdi ve takip eden üç ay boyunca parti sorunları üzerine bazı notlar ve makaleler dikte ettirdi. 24 Aralık 1923’te, daha sonra 4 Ocak tarihli notunu da eklediği ünlü vasiyetini yazdırdı. Bu ekte Lenin’in belirttiğine göre, Stalin “çok kaba”ydı. Onun genel sekreterlikten alınarak yerine, “daha hoşgörülü, daha sadık, daha nazik ve yoldaşlarına karşı daha dikkatli, daha az kaprisli vs.” bir başkasının getirilmesi daha uygundu. Ayrıca, Stalin’in Krupskaya’ya hakaret etmesi üzerine Lenin 5 Martta dikte ettirip gönderdiği bir mektupla, Stalin’le “yoldaşça ilişkilerini” kesti. 9 Mart 1923’te gelen üçüncü felçten sonra Lenin bir daha konuşamadı ve bu durumda 10 ay daha yaşamış olsa da artık tüm çalışması sona ermişti.

Sovyet Cumhuriyetlerinin birleşik devlet cihazının (SSCB’nin) tam eşitlik ilkesine göre kurulması gerektiğini savunan Lenin, Rus şovenizmine başvuran Stalin hizbinin Gürcistan komünistlerine yönelttiği kaba ve saldırgan tutum karşısında da büyük bir öfke duymuştur. Lenin bu nedenle, Stalin, Cerjinski ve Orjonikidze’yi ismen şiddetle kınar. 1922 Aralık sonunda kaleme aldırttığı Ulusal Azınlıklar ya da “Otonomi” Sorunu Üzerine başlıklı yazısında Stalin hizbi ile açık bir mücadeleyi başlatır. Stalinist hizip, büyük ulus şovenizmini ve bürokratik saldırganlığını “aparatın birliğine gerek var” bahanesinin ardına saklamaya çalışmaktadır. Lenin’in bu tutuma yanıtı, vasiyetinde de olduğu gibi, Stalin’i partinin başından defetme isteğinin ne denli haklı bir istek olduğunu göstermektedir. Şöyle der Lenin:

Aparatın birliğine gerek vardı diyorlar. Ama bu iddiaları kim öne sürüyor? Bunları öne süren tam da geçen gün notlarımda belirttiğim, çarlıktan miras olarak devraldığımız ve sovyet dünyasının birazcık üstüne yeni boya çektiği Rusya aparatı değil mi?…

Bu durumda kendimizi haklı göstermek için öne sürdüğümüz, “özgür iradeyle birlikten ayrılma hakkı” kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur. Bu, başka ulustan olan Rusya vatandaşlarını, yedi nesil Ruslar, şovenist büyük-Ruslar, yani işin özünde, gerektiğinde güç kullanan alçak, tipik Rus bürokratının saldırısı karşısında korumaya yetmeyecektir. Şurası da bir gerçek ki, Sovyet üyesi olan ve sovyetleşmiş işçiler, oranları oldukça az olduğundan, bu büyük-Rus pisliğinin denizinde iğnenin samanda yittiği gibi, kaybolup gideceklerdir.[44]

Lenin bu yazısında, Rus asıllı olmayanların dikkatini, Rusların zorbalığına karşı kendilerini gerçekten savunabilecekleri tedbirleri almaları gerektiğine çeker. Başka ulustan olup da Ruslaşanların, “Ruslara göre daha çok Rusçu” olduklarını ifade ederek, ezilen ulus komünistlerine karşı kaba ve saldırgan tutumların, Stalin tipi bürokratlardan kaynaklandığını gösterir. Ve açık isim vermeden Stalin hakkında şu önemli uyarıda bulunur partiye:

... (kendisi gerçek bir “nasyonalist-sosyalist”, hatta kaba bir Büyük Rus zorbası olduğu halde) “nasyonalist-sosyalizm” konusunda ileri geri suçlamalarda bulunan bir Gürcü, temelde proleter sınıf dayanışmasının çıkarlarını zedelemektedir. … Çünkü, proleter sınıf dayanışmasının gelişmesini ve gücünü, ulusal haksızlık kadar hiçbir şey engelleyemez.[45]

Ve nihayet, Lenin’in bürokratik yozlaşmaya karşı dile getirmiş olduğu uyarıların en çarpıcısı olması ve bu türden bir belâ karşısında kendisini de dışında bırakmaksızın yaşanan süreci sorgulaması bakımından asla unutulmaması gereken şu satırlar ibret vericidir:

Rezil bürokrasiye karşı kamusal bir mücadeleyi nasıl yürütebileceğimizi bilmiyoruz: Bu yüzden, başta özellikle Adalet Halk Komiserliği olmak üzere hepimiz iğrenç kokulu halatların ucunda sallandırılmayı hak ettik. Bir gün bu yüzden ipe çekileceğimize ilişkin umudumu bütünüyle yitirmedim ve gerçekten de böyle bir sonu hak ediyoruz.[46]

Öznel öge bu olumsuz nesnellik karşısında ne derece etkili olabilirdi? Soyut bir tartışma yürütmekten kaçınmak için, öznel ögeyi partiyle özdeşleştirmekten ve partiyi de soyut bir varlıkmış gibi ele almaktan kaçınmak gerekir. Son derece güç koşullar, devasa problemlerle yüz yüze bulunulan bir noktada, en has devrimci önderlerin bile sayısız hata yapabileceği gerçeğini bir yana bırakacak olursak, bakılması gereken asıl yer şudur: Partideki devrimci önderliğin varlığını da garanti altına alabilecek düzeyde güçlü, bilinçli, örgütlü bir devrimci proleter gövde var mıdır? Bu yoksa, “şunlar yapılmalıydı” temennisi havada kalacak ve hatta bunların bir kısmını olsun yapabilecek devrimci önderliğin, yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceği sorun olacaktır.

1917’de barikatların ardında devrimci bir coşkuyla kaynaşmış sanayi proletaryasının, birkaç yıl sonra deklase olması ne anlama gelmektedir? Bu durumun, Ekim Devrimiyle doğan sovyetik işçi devletinin, artık sosyal temelinden yoksun kaldığına işaret ettiği tartışma götürmez. Böylesi bir anda, kendi varlığını sınıfın öz örgütlülüğünün yerine ikame ederek devrimi kurtarmaya çalışan devrimci liderlerin, sovyet egemenliğini tek parti diktatörlüğü ile yaşatmaya çalışması, öncü açısından çok elverişsiz ve şanssız bir durum oluşturmaktadır.

Fakat ne yazık ki, tarihsel bağlamda kötü bir açmazdan başka bir şey olmayan böyle bir durumu, sanki arzulanması gereken bir hedefmiş gibi algılayan mantalite dün de vardı, bugün de vardır. Örneğin, Lenin’in artık katılamadığı 12. Parti Kongresinde (Nisan 1923), parti diktatörlüğünün aslında olumsuz bir durum olduğunu anlatmaya çalışan bazı Bolşeviklere karşı, neredeyse Merkez Komitesinin diktatörlüğünü öven Zinovyev’in satırları ibret vericidir:

Her şeyin lideri olan tek, güçlü ve iktidar sahibi bir Merkez Komitesine ihtiyacımız var… Merkez Komitesi demek Merkez Komitesi demektir, çünkü bu, hem sovyetlerin, hem sendikaların, hem kooperatiflerin ve hem de taşra yürütme komitelerinin ve bütün bir işçi sınıfının Merkez Komitesidir. Liderlik rolü buradadır ve parti diktatörlüğünün anlamını bulduğu yer de burasıdır.[47]

Acaba Zinovyev ve onun gibi düşünen Bolşevikler, o her şeyin sahibi olan Stalinist Merkez Komitesinin emriyle öldürülürlerken, bu ve buna benzer açıklamalarını hatırladılar mı? Peki, ya tarihin acılarla dolu bu sayfalarının üzerinden yıllar geçtikten sonra, sosyalizm adına tek parti diktatörlüğünü kutsayanlara ve Stalin’in yolundan yürümekte ayak direyenlere ne demeli?!

Aslında, Bolşevik Partisi içinde devrimi geriletici öznel faktörlerle, ilerletmekten yana olanlar kesin bir çatışma içindeydi. Geriletici öznel faktörler, Rus proletaryasının Bolşevik öncü birikiminin iç savaşta çok büyük bir kırıma uğraması nedeniyle partinin iç yapısının değişmesinde, eski deneyimli işçilerden boşalan yerleri deneyimsiz, genç köylülerden gelme yeni bir işçi kuşağının doldurmasında, artık iktidarı temsil eden bir partide iktidarın nimetlerinden yararlanmayı düşleyen bürokratik eğilimlerin boy vermesinde, partiye iktidarın ganimetlerinden yararlanmak isteyen küçük-burjuva unsurların doluşmasında ve tüm bu geriliğin üzerinde yükselen Stalin tipi liderlerin öne çıkmaya başlamasında somutlanabilir. İlerletici öznel faktörler ise, geri bir ülkede, dünya devriminin çıkarlarına bağlı Lenin, Troçki gibi devrimci önderlerle ve sayıları azalmış bile olsa devrimi yaşatmak için çırpınan deneyimli Bolşevik savaşçılarla sınırlanmaktadır. Kısacası, tablo birinciden yana ağır basmaktadır.

Bolşevik Partisindeki bürokratik yozlaşma olgusunu, partinin değişen yapısını sergileyen rakamlardan da izlemek mümkündür. 1917 sürecinde devrime katılmış olan Bolşevik Parti üyeleri 1919’da partinin onda birini oluştururken, 1922’de bu oran kırkta bire düşmüştür. İşçi sınıfının üretim sürecindeki konumu, yükselen yeni bürokratların, yönetici ve müdürlerin lehine alabildiğine kötüleşmiştir. Örneğin 1922’de idari personelin %65’ini işçiler, %35’ini işçi olmayanlar oluştururken, 1923’te bu yüzdeler tersine dönmüştür; idari personel toplamı içinde işçilerin yüzdesi 26’ya düşerken, diğerleri 64’e yükselmiştir.

Bu noktada bakılması gereken yer, ulusal ölçekte devrimin korunması için partinin neyi yapıp neyi yapmadığından çok, proleter devrimin dünya devrimi kapsamında ilerleyemediği koşullarda, bürokratikleşme belâsının önlenmeye muktedir olunamayacağı gerçeğidir. Bu gerçeğin göz ardı edilmesi ve tüm dikkatin ulusal ölçekle sınırlı bir devrim koruyuculuğuna çevrilmesi, dünya devrimi anlayışından verilmiş affedilmez bir ödün olur.

Bu durumu somut bir örnekle vurgulamak gerekirse, iç savaş içinde ekonomik çöküntü ile yüz yüze gelen devrimci önderlerin, üretimi arttırmak için başvurdukları ve son tahlilde bürokratlaşmayı büsbütün kışkırtan önlemler hatırlanmalıdır. Rusya gibi geri bir ülkede yalıtılmış devrimin önderleri, burjuva uzmanları geri çağırmak zorunda kaldılar. Peki ama bu önderler, geri bir ülkede proleter devrimin ancak ileri ülkeler proletaryasının devrimci atılımı eşliğinde ilerleyebileceği gerçeğini unutmuşlar mıydı? Kuşkusuz hayır. Fakat, dünya proletaryasının enternasyonalist devrimci müfrezelerinin örgütlenmesini mümkün kılacak, çeşitli ülkelerdeki komünistleri Rusya’daki devrimin pratik sorunlarını (üretimin örgütlenmesi, proleterlerin eğitilmesi ve yönetim görevine hazırlanması gibi) çözümlemek için seferber edecek bir enternasyonalist atılımın olmadığı koşullarda, Ekim Devriminin önderleri –herhalde ki ilkeleriyle uyuşmazlığın derin acısını da duyarak– burjuva uzmanları yüksek ücretlerle geri çağırmak zorunda kaldılar. Dünya devriminin ilerletilemediği koşullarda, tüm suçu Rus proletaryasının güçsüzlüğüne ve onun devrimci önderlerinin sırtına yükleyenler karşısında duyduğu devrimci öfkeyi dile getiren Rosa Luxemburg’un, Alman proletaryasına serzenişleri haksız değildir. Bu bağlamda, bir yandan “Alman yığınların ölü hareketsizliğini” sözünü sakınmaksızın vurgulayan Rosa, diğer yandan devrimci liderleri kuşatan tuzaklar nedeniyle eleştirel bakışa duyulan ihtiyacı dile getirmektedir:

Hiç kuşku yok ki Rus ihtilalinin beyinleri olan Lenin ve Troçki, her yandan tuzaklarla çevrili dikenli yolları üzerinde, ancak büyük kuşkularla, bazen de istemeye istemeye adımlar attılar; giderek mayalanan olayların gürültüsü içinde, en zorlu itiş ve karşı koymaların baskısı altında, yapmak ya da yapmamak zorunda oldukları her şeyi, Enternasyonal’in, yalnızca eleştirisiz bir hayranlık ve ateşli bir savunuculukla karşılayıp üstün bir sosyalist politika modeli olarak onayladığını görmek akıllarının ucundan bile geçmezdi.

Alman yığınların ölü hareketsizliğini yenebilecek tek etmen olarak ortaya çıkan Rus proleterlerinin göz kamaştırıcı örneği ve prestiji tehlikeli bir şekilde sarsılır korkusuyla, Rus ihtilalince izlenen yolların eleştirel analizinden kaçınmak çok yanlıştır.[48]

Buradan çıkan sonuç şudur: Dünya ölçeğinde nesnel koşulların olgunlaşmış olması durumunda, proleter devrimi yaşatabilmenin ve koruyabilmenin son tahlilde yegâne garantisi, dünya proletaryasının devrimci enternasyonalist bilinci ve devrimci hazırlık düzeyidir. Ama bu da, devrim patlak verdikten sonra değil, öncesinde yürütülmesi gereken örgütlü bir mücadeleye bağlıdır. Bu görev ancak, dünya devrimini hedefleyen ve proleter yığınları bu perspektifle eğiten bir devrimci enternasyonalist önderlik varsa başarılabilir.

Ekim Devrimi başladığında ise böyle bir önderlik yoktu. Ortada, çürümüş bir ceset olarak duran II. Enternasyonal vardı ve o da emperyalist burjuvaziyle el ele, Avrupa’da devrimi boğmakla meşguldü. Yeni ve devrimci bir Enternasyonal önderliğin inşasına ise, Ekim Devriminden tam iki yıl ve Alman devriminin boğazlanmasından bir yıl sonra girişilebilmiştir. Yani çok geç kalınmıştır. II. Enternasyonal, Rosa’nın da tanımladığı gibi “çürümüş bir ceset”ti. III. Enternasyonal’in kuruluşuna kadar geçen uzun yıllar boyunca, uluslararası proleter hareket, dünya devrimi anlayışına bağlı, ihtilalci bir enternasyonal önderlikten yoksun kaldı. Tüm bu faktörler, Avrupa proletaryasının, Ekim Devrimiyle başlayan süreçteki pasif durumunun nedenlerini açıklamaktadır.

Sovyetlerde 1921’den 1924’e ilerleyen süreçte, Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Partisinin kendini proletaryanın vasisi durumunda bulması ve Sovyet iktidarını kurtarmaya çabalaması, gerçekliğin bir yüzünü oluşturur. Diğer tarafta ise, artık iktidarda olan tek partinin bürokratik yozlaşma belâsına karşı savaşacak sosyal temelinden yoksun bulunması gerçeği yer alır. Bu durum nedeniyle, tüm siyasal mücadele ve iktidar kavgası, o tek partinin bünyesine hapsolmuş biçimde yürüyecektir. Lenin döneminde nesnel zorunlulukların dayatmasıyla ortaya çıkmış olan bu gerçeklik, Stalin tipi liderlerin elinde, yükselen bürokrasinin egemenliğini garantileyen fırsata dönüştürülecektir. 1921’den 1924’e ilerleyen yıllarda Bolşevik Partisinin bürokratik yozlaşması, Sovyet devletinin giderek işçi devleti olmaktan çıkıp bürokratik bir karşı-devrime açık hale geliyor oluşuna işaret edecektir.

Böyle bir durumda, Ekim Devriminin kazanımları henüz tamamen elden gitmemiş olsa bile, artık çok yıkıcı bir tehdit altındadır. Bolşevik Partisinin yozlaşması, verili koşullarda proletaryanın tarihsel çıkarları uğrunda kavgayı yürütmenin tek güvencesi olarak kalan faktörü de ortadan kaldırmaktadır. Sovyetlerin iktidarda oynaması gereken rolün artık fiilen son bulduğu koşullarda, partide ve devlette palazlanan bürokratik oligarşi ile işçi sınıfının devrimci öncüleri arasındaki mücadele, sonucu belirleyici etken olarak ortaya çıkmıştır. Rusya gibi, ekonomik ve kültürel gerilik temelinde yalnızlaşan bir devrimci kalede, devrimci iktidarın korunması zorunluluğundan doğmuş olsa bile, işçi sovyetleri iktidarının giderek tek parti iktidarına dönüşmesi, partinin yönetiminin kimlerin elinde olduğu ve olacağı sorununu yaşamsal bir sorun haline getirmektedir. Nitekim 1924’lere ilerlendikçe, Lenin ve onun gibi düşünen önderlerin tüm çabasına rağmen, parti örgütlenmesinde iplerin yükselen bürokrasinin eline geçtiği ve bu nedenle de Sovyet kurumlarının bürokrasinin egemenlik aygıtına dönüşmekte olduğu gözlenecektir.

Lenin’in hastalığı ile birlikte parti yönetiminin Stalin, Zinovyev, Kamenev’den oluşan üçlünün eline geçmesi, Bolşevik Partisi içindeki bürokrasinin ve Stalin’in önünü açan tarihsel fırsatı oluşturmaktan başka bir işe yaramamıştır. Böyle bir durumda, Bolşevik Partisi içindeki kimi muhalefet gruplarının (İşçi Muhalefeti gibi, Demokratik Merkeziyetçiler grubu gibi) çözümlemelerinde eksiklikler ve hatalar olsa bile, işçi devletinin artık son bulduğuna ilişkin haykırışlarının anlaşılır bir nedeni vardır.

1923 yılının yaz ve sonbahar aylarında ekonomik kriz büyüdü. Aslında, 1922 Eylülünden beri sanayi ürünleri fiyatları, tarım ürünleri fiyatları aleyhine sürekli yükselmekteydi. Nitekim Troçki, Nisan 1923’te toplanan 12. Parti Kongresine bu önemli sorunu getirmiş ve sanayi ürünleri fiyatlarıyla tarım ürünleri fiyatları­nın arasının iyice açılması nedeniyle makas bunalımı olarak adlandırılan bu fiyat dengesizliğine dikkat çekmişti. Durum gerçekten ciddiydi ve Troçki 8 Ekimde Merkez Komiteye gönderdiği eleştirel mektubunda, savaş komünizmi döneminde olduğu gibi fiyatlara komuta etmeye çalışarak bu bunalımın aşılamayacağını belirtiyordu. Ona göre, devletin büyük sanayi işletmelerinin reorganize edilmesi, işlerin artık bir plana göre yürütülmesi gibi önlemlere acilen ihtiyaç vardı. Troçki’nin mektubundan bir hafta sonra, gerek Troçki’yi destekleyen gerekse de çeşitli muhalif unsurları içeren 46 parti üyesinin imzaladığı 46’lar Platformu bildirgesi yayınlandı. Bildirgede ekonomik krize dikkat çekiliyor, ekonominin yanlış yönetimi ve parti içinde yaratılan baskıcı rejim eleştiriliyordu.

Muhalefet bu önemli sorunların ele alınacağı geniş bir parti konferansının toplanmasını talep etmiş olsa da, parti liderliği onlara yalnızca görüşlerini Pravda’nın sütunlarında tartışma iznini verdi. Gerçekte bu kadarlık bir taviz bile artık bir son örnekti ve bir daha muhalefete böyle bir hak tanınmayacaktı. Kaldı ki 25 Ekimde Merkez Komite toplanarak hem Troçki’nin 8 Ekim tarihli mektubunu hem de 46’lar Platformunu mahkûm etti. Stalin, Zinovyev ve Kamenev’den oluşan triumvira (üçlü yönetim) artık açıkça Troçki’ye saldırmak üzere kılıçlarını kuşanıyordu.

15 Aralıkta Stalin Pravda’da Troçki aleyhinde bir makale yayınlayarak yeni